|
Dil kullanımındaki özensizlik hem gülünç, hem acı görüntüler yaratıyor. Yazılıyor okumuyorlar; söyleniyor dinlemiyorlar. Politikacılar, işadamları, işletmeciler, “bir kısım” bilimci ve aydınlar duymuyor; daha doğrusu kimse kimseyi duymak istemiyor. Kimse kimseyi dinlemiyor. Duymadığı, dinlemediği için de kimse kimseyi doğru anlamıyor. Çokları dinliyor, anlıyormuş gibi yaparak beceriksizce oynuyor. Rol kesen kesene… Ciğerini okuduğumuz çöpten çelebiler, ortalıkta cirit atıyor...
İÇİNDEKİLER
- Sunuş
- ÖZELCE GÜZELCE DOKUNDURMALAR
- Temel Fıkrası Gibi…
- Kuşlar Bile Yuvasını Bizden Daha Temiz Tutuyor!
- “Snob Ama Şık Pasaj…”
- Sözcük de Yanlış, Anlayış da!
- Kitabevinin Adı da Yabancı…
- Görünüş mü Bakış mı?
- Sizin “Misyon”unuz ve “Vizyon”unuz Ne?
- ÖZELCE GÜZELCE AKTARIMLAR
- Güllü Mendilim Gül Kokuyor
- Büyüdüğümüzü Ne Zaman Anladık?
- Benim Ankaram…
- Düşler ve Yakınmalar
- Gülünçleşen Aydınlar
- “İrtica” Gericiliktir!
- Dilimiz Döndüğünce…
- İstediğini Söyleyen…
- Yanlış Anlaşılmak…
- Dil Bilinci Aşınanlara: Niçin “Ankamall”,
- Niçin “Plaza, Center, Showroom…”
- Cumhuriyet Savcılarına Duyurulur!
- Tehlikenin Farkındayız!
- Duygu Sömürüsü ve Dil
- Türkçe, Hepimizin “Ses Bayrağı”dır!
- Hükümet, Türkçeyi Anımsadı Sanmıştık…
- Devletin İki Kurumu, İkisi de Birbirinden Kurumlu
- O, Ülkeyi ve Türkçeyi Birlikte Düşündü
- Zamanı ve Dili Kullanma Ustası: Uğur Mumcu
- O, Türkçenin Müziğini Dünyaya Dinletti!
- Büyük Usta Gibi Sevebilsek Dilimizi…
- Temiz Türkçe İçin…
- Esenleşelim Artık!
SUNUŞ
Sizi bilmem; ben bunaldım. Ülkemiz için, Türkçemiz için, çocuklarımızın geleceği için uğraşıp didinen, kaygılanan herkes bunaldı. Bunaldık… Bir yanda dil otu yemiş gibi vır vır edip de hiçbir şey söylemeyenler, öte yanda olup bitenleri göre göre dut yemiş bülbüle dönenler... Adamsendeciler, vurdumduymazlar… Doğru olmayanı, dayatılan her şeyi “milliyetçilik”, yenilik, küresellik, çağdaşlık sanan ya da böyle değerlendiren “saf”lar, salak ayağına yatanlar, salaklaştırılanlar…
Dil kullanımındaki özensizlik hem gülünç, hem acı görüntüler yaratıyor. Yazılıyor okumuyorlar; söyleniyor dinlemiyorlar. Politikacılar, işadamları, işletmeciler, “bir kısım” bilimci ve aydınlar duymuyor; daha doğrusu kimse kimseyi duymak istemiyor. Kimse kimseyi dinlemiyor. Duymadığı, dinlemediği için de kimse kimseyi doğru anlamıyor. Çokları dinliyor, anlıyormuş gibi yaparak beceriksizce oynuyor. Rol kesen kesene… Ciğerini okuduğumuz çöpten çelebiler, ortalıkta cirit atıyor.
Yazıyor, söylüyoruz. Kuşkusuz duyarlı aydınlar, birikimi ve deneyimi olanlar boş durmuyor. Kesinlikle buz üstüne yazı yazmıyoruz; ama sakal bırakacak durumumuz da yok… Ülkeye çöreklenen, eğitimi, bilimi, sanatı iplemeyen anlayış yaklaşık altmış yıldır aynı telden çalıyor. Yazıktır, tek telli sazla oynatılan halka yutturulmayan yalancıdolma kalmadı. Şimdi rağbet sık sık dinsel kavramlarla seslenen, içi boş “ahkâm” kesenlere… Yalnız dil değil, gürültü kirliliği de büyüyor.
Bizden önce haykıran ustalarımızı da dinlemediler. Zaman zaman duyuyor, dinliyor gibi yaptılar. Yıllar yılı, gittikçe çirkinleşen, yozlaşan oyunlar sahnelendi. Bu oyunların başoyuncularının ortak özelliği Türk Devrimini, aynı zamanda “anlayışın, düşüncenin” yenileşmesi demek olan Dil Devrimini sevmemekti. Çünkü duymak, dinlemek, anlamak, tartışmak, sorgulamak gibi eylemler sakıncalıydı. Uyuyanları uyandırır, tepkisizleri tepkili kılar, yalanları çürütür, maskeleri düşürür, kitleleri hesap sormaya yönlendirirdi. Kendi dilini sevmeyenler mutlu epeydir. Hem de çok mutlu; yeni gelin gibi kırıtarak ellerini ovuşturuyorlar. Körün istediği bir gözdü… Dilini bile hor görenler, Türk Devrimiyle hesaplaşanlar “çoğunluktayız” havası içinde.
Bu durumda ülkesini ve dilini düşünenler de bir an önce kenetlenmeli, birbirini doğru anlamalı, bireysel ve ulusal sıkıntıları yok etme çabalarını eyleme dönüştürmelidir. Yapamaz mıyız; adı yabancı yere girmeyeceğim, adı yabancı hiçbir şeyi yemeyeceğim, kullanmayacağım deme hakkımızı kullanamaz mıyız? Neden yapamayalım, niye yapmayalım? Halkın isteğini görmezden gelenler, canının istediği gibi at oynatmıyor mu? En büyük sorunumuz, örgütlü tepki vermekte ağırdan almamız. İşte yaşlı başlı, ünlü şanlı büyükler yükselen dil duyarlılığını önemsemezken çocuklarla gençler durmuyor. İlköğretim okullarındaki Türkçeye sahip çıkma eylemleri, okul duvarlarının dışına taşıyor. Sokaklarda pankartlarıyla yürüyen bebelerimizi gülümseyerek izlemek yerine, onlara katılmak gerekmez mi?
Gerekir diyenlere, elini taşın altına sokanlara değil sözüm.
Bu kitapta kırk yılı bulan hem bireysel, hem kurumsal savaşımımı yansıtan eleştirel denemeler okuyacaksınız. Kitap iki bölümden oluştu; ilkinde “Özelce Güzelce Dokundurmalar” var. Bildiğiniz, göre duya tiksinir olduğunuz örnekleri verirken, dikkatleri başka bir noktaya çekmek istedim. Sorun, yalnızca tabelalarda ya da yazı ve konuşmalarda yabancı sözcük kullanma sıklığı değil. Toplumun düşünce üretme, düşüncesini söze dökme, bir başka deyişle tümce kurma yetisi zedeleniyor. Yabancı sözcük kullanma sıklığı, bu sözcükleri Türkçenin söylenişine uydurmak, onlara Türkçenin eklerini getirmek, bu sözcüklerin çağrışım alanlarını bilmeden ya da hesap etmeden sözün ya da yazının orasına burasına serpiştirmek, artık gülüp geçebileceğimiz sıradan işler değil. “Haydi şarkını söyle” demekle “Haydi performansını yap” demek aynı şey olabilir mi? Türkçenin mantığına göre, “canlı performans” halkla yüzleşmekse, bu gülünç “tamlamayı” kim uydurdu? Bir reklamda, haber bülteninde, köşe yazısında “performanslı” gibi bir sözcüğü yalan yanlış kullanmak nasıl bir duygu? “Bu yılın gözde renkleri sarı ile kırmızı” demekle, “Bu yılın trendi sarı ile mavi” demek aynı şey mi? “Trend, konsept, performans, misyon, vizyon…” benzeri sözcükler tepeden tırnağa herkesin dilinde ve sıklıkla kullananlar, gittikçe yoğunlaşarak yerleşen bir düşünce ve çevre kirlenmesine neden olduklarını anlamıyorlar. Bu nedenle artık sağlıksız dil kullanımıyla doğan olay, oluşum ve durumların değerlendirilmesine dilcilerin dışında, başka bilim alanlarının da ivedilikle el atması gerekiyor. Örneğin ruhbilimcilerin… Topluca ağzımız bozuldu; dil düşüncenin yansıması olduğuna göre, bu çılgınlığın bir adı olmalı… Adı konunca da dillerimize biber mi sürülür, eşekarılarına ziyafet mi verilir, bilemem.
Ulusal kimliğimiz olan dilimize sahip çıkarken “bu milliyetçi, öteki ulusalcı” gibi ayrışmalar yaratmak ve bu tehlikeli gidişe duyarsız kalmak, bilerek ya da bilmeden küçük bir kıvılcımı yangına dönüştürme çabasıdır. Dünya görüşü, inancı, kökeni ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları ortak bir dille anlaşmak zorundadır. Bu ortak dil, Türkçedir.
Kitabın ikinci bölümünde “Özelce Güzelce Aktarımlar”ı bulacaksınız. İlk bölümde saçma sapan, iğrenç, tehlikeli örneklerle ilginizi çekmek istediğim dil savrukluğunun nedenleri ve yarattığı sonuçlar, bugünümüzü olduğu gibi, yarınımızı da karartacaktır. “Özelce Güzelce Aktarımlar”ın kimi, dergi ve gazetelerde yayımlandı; ne ki hiçbirini yayımlandığı biçimiyle almadım. Dergi ve gazetelerde yer, sayfa sıkıntısı söz konusu olduğundan dilimi tutmak zorunda kalıyordum; onları yeni bölümlerle, örneklerle besledim. Kimi hiç yayımlanmadı; yüreğimde taşınıyordu, beğenirseniz sizin yüreğinize akacak.
Bu kitabın “Cumhuriyet Kitapları” içinde çıkması da benim için yeni bir sevinç… Gazetem Cumhuriyetin ilkeleri, savaşımı, benim de ilkelerim ve savaşım alanlarımla örtüşüyor. Kitabın gün ışığına çıkmasını sağlayan ve Cumhuriyet Kitaba emek veren bütün dostlara içtenlikle teşekkür ederim. Sağ olsunlar!
Sizler de sağ olun; dil duyarlılığının yükselmesinde payınız büyük. Bu kötü gidişten kesinlikle kurtulacağız. Yeter ki dilimize ve kendimize güvenelim. Ülkemizin, dilimizin değerini bilelim. Tıpkı Mustafa Kemaller gibi… Mustafa Kemalce düşünerek…
Temmuz 2007/ Dikmen
ozelsevgi@yahoo.com.tr
SEVGİ ÖZEL
DİLLERİ UZUN
Biliyorum, kızanlar olacak... AB'den girip küreselleşmeden çıkan; yeni bir şey söyle diyen, toplumu karamsar yapmakla suçlayan da olacak. Alıştık bu tepkilere... Her sözün "hayırlara vesile olması"na, "inşallah"la başlayıp "maşallah"la bitmesine, "selams" sunmaya, "Allah'a emanet ol"maya,"baybay"la esenleşmeye; "canlı performans"a, "vizyon misyon" parlatmaya; "tirend" yakalamaya; "out-let'lerden "keyif" almaya; "oldu; tamam; okey"le günü bitirmeye alıştığımız gibi...
Bunlara tepki vermiyorsanız...
Çocuklarınıza bedava dağıtılan kitapları karıştırmıyorsanız; yabancı dille öğretimi doğru buluyorsanız; okulları sorgulanıyorsanız;TV'leri, tabelaları, abuk sabuk konuşanları bize şikâyet ediyorsanız...
Aydınımsıları aydın sanıyorsanız... "Bana ne? Ben mi düzelteceğim" havasında hep ağlama duvarı arıyorsanız... Bizlere niye kızıyorsunuz ki? Kızdırdıysak sizi, öfkenizi yönelteceğiniz adresler belli...
Haydi kalem başına!
|