ÖNSÖZ YERİNE
Elinizdeki kitapta okuyacağınız yazılar, otuz beş yılı aşkın bir zaman diliminde, Cumhuriyet gazetesinin 'Pencere' köşesinde yayımlandı; çoğu yazı yaşamla iç içedir, olaylarla haşır neşirdir, savaşımların ürünüdür, insan haklarının gereğidir, özgürlüklerin savunuşudur; bir bütünlük oluşturması doğaldır.
Kitabın omurgasını oluşturan yazıların toparlanıp düzenlenmesi, arkadaşımız Miyase İlknur'un çalışmasıyla gerçekleşti.
Miyase İlknur'a teşekkür ediyorum.
Bu kitap onun sayesinde oluştu.
****
Reform'un önderi Martin Luther 1513'te Almanya'nın Wittenberg Üniversitesi'nde ders verirken Yavuz Sultan Selim tahtta ilk yılını dolduruyordu.
Padişah durumunu sağlama bağlamak için babasını, kardeşlerini, yeğenlerini öldürmüştü.
Luther'in ise kafasında 'Reform'u hayata geçirecek fikirler uç vermeye başlamıştı.
1517'de Martin Luther 'Reform'u açıklarken, Yavuz Mısır Seferi'nde El Mütevekkil'den aldığı halifeliği padişahlığına ekledi.
Avrupa'da 'Aydınlanma' 16'ncı yüzyılda tohumlanırken Anadolu uzun sürecek bir karanlığın yoğunlaşmasını yaşıyor; Osmanlı, Sünni mezhebini devlet dini olarak benimsiyordu; artık Aleviler ölümlerden ölüm beğenmek zorunda kalacaklardı.
Batı, 'Aydınlanma Çağı' için 18'inci yüzyıla değin bekleyecek, Türkiye iki yüzyıl daha gecikecektir.
Bu, doğal sayılmalıdır.
Çünkü 1789 Devrimi'nin ilk ışınları, Rönesans ve Reform'la karanlığı delmeye başlamıştı; Türkiye'de ise ancak 1839 Tanzimat Fermanı bu yolda bir gösterge sayılabilir. Avrupa'da inanç ile aklın ve din ile devletin birbirinden ayrılması hiç de kolay olmadı; devrimler gül suyu ile yapılmadı, çalkantı 19'uncu yüzyıla dek sürdü.
****
Osmanlı Padişahı Sünnilerin halifeliğini benimsedikten sonra Aleviler Şeyhülislam fetvalarıyla "katl-i vacip Kızılbaşlar" olarak nitelendirildiler; köylerde ve dağlarda içe kapalı bir gizemli yaşamı sürdürmek zorunda kaldılar.
Hrıstiyanlara hoşgörüyle bakan Osmanlı, Aleviye horgörüyle baktı.
Bir Mustafa Kemal çıkıncaya kadar devlet düzeni Alevi'yi dışladı.
Ulusal Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyetin kuruluşunda, Alevi-Bektaşi topluluğu, Mustafa Kemal'i sonuna dek destekledi. Cumhuriyetçilik, devletin gözünde Sünnilik ile Aleviliği eşit duruma getiriyordu. Tarihte ilk kez Aleviler tek partili cumhuriyet döneminde bir soluk alma olanağına kavuştular. 1923 Devrimi'yle gerçekleşen laik cumhuriyetin erken döneminde, hangi dinden ve hangi mezhepten olurlarsa olsunlar yurttaşları eşit sayan yasalar yapıldı.
****
"Çok partili rejim" çoğu kişinin gözünde "demokrasiye geçiştir.
Bu bakış açısında gerçek payı elbette vardır; ancak, çok partili rejimin Türkiye'de "karşı devrim" içeriğinde algılanıp yaşandığı da doğrudur.
1950'de siyasal iktidarı ele geçiren tutucu ve gerici güçler, devleti Sünnileştirmek yolunda epey yol aldılar. Bu eğilim zamanla az-gınlaştı. Devlet desteğini arkalarına alan Sünnilerin Anadolu'daki en bağnaz kesimleri, Alevilere doğrudan ölümcül saldırılara girişmekte gecikmediler.
Aydınlanma devrimine ve laik cumhuriyete karşıdevrimin demokrasi sayıldığı bir yanılgı yaşanıyordu.
İmam okulları meslek okulu niteliğinden çıkarılmış, temel öğretim kurumlarına dönüştürülmüştü. 1960'larda imamlar devlet memuru sayıldılar. 12 Eylül 1980'de okullara zorunlu din dersleri kondu. Sünnilik resmi devlet dini gibiydi. Yıllardan beri süregelen yatırımlar meyvelerini vermekte gecikmedi.
Sivas'ta 37 aydının diri diri yakılması ortalığa korku saldı.
Refah'ın iktidara tırmanması, bardağı taşıran son damla oldu.
Türkiye'de şeriat devleti mi kuruluyordu?..
Türkiye İran mı olacaktı?..
Cezayir mi?..
****
Çok partili rejimde Sünni irticanın Alevilerin üstüne yürümesi yalnız bir din, mezhep, inanç sorunu olarak görülemez.
Bu her şeyden önce bir devrim ve karşıdevrim çatışmasıdır.
Sağ-sol hesaplaşmasıdır.
Laiklik sorunudur.
Demokrasi davasıdır.
Aleviliği çökertmek ve Alevileri Sünnileştirmek isteyen irtica, laikliğin toplumda önemli bir dayanağını yok ederek şeriatçılığın yolunu açmak stratejisini kırk yıl sabırla uygulamıştır.
İrticanın Aleviliğe saldırısının içeriğinde, Atatürk'e düşmanlığın tarihsel özü yatıyor; çünkü bu yolda kazanılacak basan, Mustafa Kemal'i tarihsel bilinçle sevip benimseyen önemli bir topluluğun çöküşü olacaktır.
****
Elinizdeki kitap, bu uzun savaşımın -deyim yerindeyse- "hayat-ı hakikiyye"den çıkarılmış örnekleri var. Güncel olaylarla somutlaşmış bir uzun savaşımda "tekrarlar"ın olması doğaldır; bu "yinelenmelere ilişmedim.
"Fikr-i takip" savaşımın doğal yasasıdır. Çoğu yazıda sorunu okurlara açıklayabilmek için Aleviliğin ve Sünniliğin içeriğine ilişkin bilgiler üstüste yinelenerek verilmiştir; ama, bu yöntemi kullanmasaydım, sorunu geniş çevrelere duyurup anlatmak olanağı kalmayacaktı.
Ancak zaman içindeki gelişmeler, Aleviliğin özündeki felsefeye ilişkin dünya görüşünü saydamlaştırmak yolunda fırsatlar yarattı.
"Enel-Hakk" felsefesinin insanlığın yaşadığı serüvende yerini, yolunu, yordamını saptamak amacıyla yazılanlar, bir ömür boyu yaşadığımız kanlı çatışmaların nedenlerini daha derinden sergiliyor.
Bu bakımdan "Enel Hakk'ın Hakkı'nı daha başlangıçta okurlarıma sunmak istiyorum.
****
Evren üç boyutludur.
İnsan, zaman kavramında dördüncü boyutu da yakalamanın peşinde...
Okyanusta seyreden bir geminin nerede bulunduğunu saptamak için enlem ile boylam yeterlidir.
Uçakta işin içine yükseklik de giriyor.
Ya hız?..
Uçak hızla yer değiştiriyor, enlem boylam, yüksekliğin yanı sıra hızı da bilmek gerek!
Hız ise zamanla yarışmak demek.
Hızla zaman arasındaki bağıntı, kişiyi yeni ufuklara doğru çekiyor; beyinsel bir ürpertiyle geçmişi geleceğe bağlayan gizemin çözümlemesine yöneliyor insan, ses duvarını aştı ya, ışık hızını da sollayabilecek mi?..
Zaman duvarını da yıkan bir insanın ulaşabileceği doruk neresi?..
****
İnsanın beyinsel dünyasındaki yolculuk Hazreti İsa'dan kaç bin yıl önce başladı?..
İnsan düşünen hayvandı.
Nasıl?..
Düşünmenin koşullarını mantıkla keşfetmeye çalışan insanın önermesi, başlangıçta zamandan soyutlanmıştı. Buna "biçimsel mantık" dendi. An'ın fotoğrafını çeken, zamanın sinemasını dışlayan bir düşünce biçimiydi bu!.. "Bu kadın güzeldir" diyen kişi, bugün gerçekten güzel olan kadının yarın çirkinleşebileceğini öngörmüyorsa, değişimi hesaba katmıyordu. Kadın gençliğini yaşıyordu, ama zamanla yaşlanacak, sonra ölecek, toprağa karışacak, evrendeki sürekli değişimin yasalarıyla bütünleşecek, bir ağaçta yaprak olacak ya da çiçeklenip polenlerini rüzgâra savuracaktı.
Evrendeki değişimi binlerce yıl önce sezen insan, Heraklit'in özdeyişiyle "Kişi aynı suda iki kez yıkanamaz " demişti; ama bu yolda tökezledi. Çünkü toplumu hiç değişmeyecek yasalarla yönetmeye kalkışan egemenler türedi. Düzen nasıl değişebilirdi ki?.. Yukarıda çatık kaşlı, korkutucu, ürkütücü, cezalandırıcı bir Tanrı vardı; kutsadığı düzeni değiştirmeye kalkışanı, "cehennem "in alevlerinde yakardı. Tanrı buyruğuydu toplumda geçerli yasalar, hiçbir zaman değiştirilemezdi.
Zaman sanki dondurulmuş, değişim buz tutmuştu.
****
Oysa evrendeki değişimle gerçekleşen birliğin özünü sezen bilgeler, kullarını cezalandırmak için insanın tepesine binmiş bir uzak Tanrı'dan söz açmıyorlardı.
Tanrı ile insan birdi.
Çünkü evren birdi, canlılar ve cansızlar, değişe dönüşe, dura savrula, al gülüm ver gülüm yaşıyorlar; zaman içindeki süreçlerde
yelpaze gibi açılıp kapanıyorlar; doğarken ve ölürken birbirlerine kavuşuyorlardı. Tapanlarla tapılanın bütünlüğünde sevgi üretiliyordu, İnsan sevgisinde başlayıp bitiyordu her şey; yaratılanı yaratandan ötürü hoşgörmek gerekiyordu.
Bilge insan, kaç yüzyıl önce dile geldi:
"Enelhak!.." dedi.
Söyleyenin derisini yüzdüler, ama bir söz bir kez söylendi mi dünya değişir; artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz.
****
İslam dünyasında "Enelhak" töresi, göreneği, geleneği, düşüncesi, felsefesi, kapalı bir dünyanın inancı gibi görülüyor; ama bu bakış açısı "1923 Aydınlanma Devrimi "nin tarihsel kökenindeki toplumsal dayanağın zaman içindeki önemli bir boyutudur.
İlhan Selçuk
SUNUŞ
Enel Hakk'ın Hakkı, tarihten kovulmuş bir büyük kitlenin 40 yıllık öyküsünü içeriyor. Alevi-Bektaşi toplumunun kör kuyulardan yükselen çığlığına "Pencere"sini ardına kadar açan İlhan Selçuk, popülizme kaçmadan 1962'den beri bu alanda yazdıklarıyla bir projektör işlevi görmüştür.
İslam coğrafyasında bir örneği daha bulunmayan Anadolu aydınlanma devriminin arka planını bilmeyen ve öğrenme zahmetine katlanmayan günümüz aydını, aydınlanma devriminin toplumsal dinamiğini oluşturan Alevilere yakın zamana kadar mesafeli bir duruş sergilemiştir. Aleviliği de aklı ve bilimi dışlayan diğer inançlarla aynı kefeye koyma kolaycılığını seçmiştir. Anadolu'nun bu gizli ve gizemli kültüründeki esrarı fark edenlerden biri, belki de öncüsüdür İlhan Selçuk.
Zor zamanlarda Alevilerin dostları parmak hesabıyla sayılacak denli azdır. Aleviler, bu dönemlerde gönül kapılarını aralayıp giren dostlarını, "Mihman Ali'dir" deyi bir daha bırakmazlar. Gönüllerdeki bu mihmanlık ezeli ve ebedidir. İlhan Selçuk'un 1962'den beri yazdığı yazılar, büyük trajediler yaşayan Alevilerin yaralarına merhem olmuş, onun zor zamanda konuşması kalıcı bir dostluğun temelini atmıştır.
Günümüzde yareni, arkadaşı, arayıp soranı çoktur Alevi'nin. Ama dostu, hâlâ bir elin parmaklarını geçmez. Dar gününde yanında olmayanı, acısını paylaşmayanı, değerlerini sahiplenmeyeni, hakkını aramada kendisini yalnız bırakanı dost katarına almaz erenler.
İlhan Selçuk'un, 40 yıllık bir süreçte bu alanda yazdığı yazıların toplandığı EnelHakk'ın Hakkı'nda, Alevi-Bektaşilerin kanla yazılmış tarihinin yanı sıra, beslendiği tasavvuf pınarlarından, sanatından ve mizahından esintiler yer alıyor; Hallac-ı Mansur'un, Seyyid Nesimi'nin, Şah Hatayi'nin ve Pir Sultan'ın, kısacası "Enel Hakk" deyip de dara çekilenlerin hakkı sorgulanıyor.
Miyase İlknur
İLHAN SELÇUK
ENELHAKK'IN HAKKI
Evrendeki değişimle gerçekleşen birliğin özünü sezen bilgeler, kullarını cezalandırmak için insanın tepesine binmiş bir uzak Tanrı'dan söz açmıyorlardı. Tanrı ile insan birdi. Çünkü evren birdi, canlılar ve cansızlar, değişe dönüşe, dura savrula, al gülüm ver gülüm yaşıyorlar; zaman içindeki süreçlerde yelpaze gibi açılıp kapanıyorlar; doğarken ve ölürken birbirlerine kavuşuyorlardı. Tapanlarla tapılanın bütünlüğünde sevgi üretiliyordu, insan sevgisinde başlayıp bitiyordu her şey; yaratılanı yaratandan ötürü hoşgörmek gerekiyordu.
Bilge insan, kaç yüzyıl önce dile geldi: "Enel Hakk!" dedi.
Söyleyenin derisini yüzdüler, ama bir söz bir kez söylendi mi dünya değişir; artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz.