ÖNSÖZ
Gerçek dostluğun sorumluluklarını bilen, bu kitabın elyazmalarını eleştirel bir gözle okuyup değerlendirme görevini üstlenmiş hakikatli bir arkadaşım, metnin yarısını geçtikten sonra bana: “Bu dizginlenemez bir merakla ve (bütün ile ilişkisi bakımından) artan bir kendinden emin olamama duygusuyla okuduğum ikinci bölüm...” diye yazmıştı... “Niçin mi? Bütün ile kurduğu bağlamı tam yakalayıp kavrayamadığım için. Bu konuda bana yardımcı olup işimi kolaylaştırman şart.” Bu eleştiri muhakkak ki çok yerinde ve haklı bir eleştiriydi; ve işte bu önsöz, okuru, daha yolun başında, bütünün varmak istediği hedef ve sonuçlar ile tek tek bölümlerin bu hedef ve sonuçlarla kurdukları bağlantı konusunda bilgilendirmek amacını taşıyor.
Kitabın konusu saldırganlık (aggression); anlayacağınız, hayvan ve insanın kendi türdeşlerine (hemcinslerine) yönelik mücadele dürtüsü. Bu kitabı yazma kararı, iki durumun tesadüfen bir araya gelmesiyle alındı. Birleşik Devletler’de, en başta psikiyatristlere, psikanalistlere ve psikologlara karşılaştırmalı davranışbilim ve davranış psikolojisi üzerine seminerler vermek, ayrıca da Florida’nın mercan kayalıklarında, doğal ortamda gözlemler yaparak, daha önce akvaryum şartları altında oluşturduğum, bazı balıkların mücadele (dövüşme) davranışlarının ve büründükleri renklerin, türün korunması ve hayatta kalması bakımından işlevleri konusundaki hipotezimi sınayıp doğrulamak amacıyla bulunmaktaydım. Kliniklerde ilk kez, Freud’un öğretisini öyle sarsılmaz dogmalar olarak almak yerine, her bilimde olduğu gibi çalışmalarında hipotez olarak değerlendiren psikanalizcilerle konuşmalar yapma fırsatı buldum. Bu tarzda ele alındıklarında, Freud’un teorileri içinde, o zamana kadar fazlasıyla cüretkâr ve iddialı bulduğum için itirazla karşıladığım kimi yanları anlayıp benimsemeye başladım. Freud’un “dürtü öğretisi”ne yönelik tartışmalar, hiç umulmadık bir şekilde, psikanalizin sonuçları ile davranış psikolojisinin sonuçları arasında beklenmedik örtüşmeler ortaya koyuyordu; kullanılan yöntemlerle özellikle de her iki disiplinin tümevarım yöntemini kullanışı arasındaki farklılık göz önüne alındığında, psikanaliz ile davranış fizyolojisinin sorunlarını ifade edişi anlam ve önem kazanıyordu.
Özellikle Freud’un bir teorisine göre hayatı koruma ve sürdürmeye yönelik bütün içgüdülerin karşısında yıkıcı ilke olarak yer alıp onlarla kutuplaşan ölüm dürtüsü kavramı konusunda aşılmaz görüş ve kavrayış farklılıklarının ortaya çıkmasını bekliyordum. Biyolojiye yabancı olan bu ölüm (öldürme) dürtüsü hipotezi, davranış araştırmacısının gözünde lüzumsuz olmanın da ötesinde, yanlıştır. Yol açtığı sonuçlar çoğu kez ölüm (öldürme) dürtüsünün yol açtığı sonuçlarla aynı sayılan saldırganlık da, hayatı yok edici sonuçlara neden olabilmesine rağmen öteki içgüdüler gibi bir içgüdüdür ve doğal şartlar altında, o içgüdüler gibi, hayatın ve türün ayakta kalıp varlığını korumasına hizmet eder. Kendi çaba ve yaptıklarıyla kendi yaşama şartlarını çok hızla değiştiregelmiş olan insanın söz konusu olduğu yerde saldırganlık dürtüsü çoğu zaman yıkıcı, imha edici etkiler gösterebilmektedir; gelgelelim ondan daha az dramatik bir tarzda da olsa, öteki içgüdüler (dürtüler) de, beri yandan türün hayatta kalmasını sağlarken, benzer biçimde olumsuz etkiler yapmaktadırlar. Ölüm (öldürme) dürtüsü teorisi bağlamında psikanalizci dostlarım karşısında bu görüşleri savunduğumda, kendimi ansızın gereksiz sorunlara yol açan biri konumunda buldum.(1) Psikanalizci dostlar bana Freud’un yazılarından birçok yer göstererek, bu bir yandan insanın kendisine, bir yandan dışa yönelik öldürme dürtüsünün (ve onun dışavurum biçimlerinin) karşısında yer alan yaşama dürtüsü ile oluşturduğu düalist ilişki hipotezine işaret ederek, bizzat Freud’un bu teze öyle pek fazla itibar etmediğini ispat etmeye çalıştılar. Düalizme tahammülü olmayan, monistik (tekçi) ve mekanistçi düşünceye bağlı bir doğa araştırmacısı olan Freud’un, bu tezi ilkece kendi öğretilerine ters ve yabancı bulduğunu hatırlattılar.
Bundan kısa bir zaman sonra, ılık denizlerde serbest ortamda yaşayan ve saldırganlığın hayatta kalma bağlamındaki işlevini açıkça gözlememe fırsat veren mercan balıklarını incelemeye başlayınca bu kitabı yazmaya niyetlendim. Ne olursa olsun, davranışbilim, saldırganlığın doğal tarihi hakkında, insanda ortaya çıkan, işlevi bağlamında hedefini şaşırmış saldırganlık biçimlerinin nedenlerine dair önermeler ortaya koyacak kadar bilgiye sahipti. Belirli bir hastalığın nedenlerine ilişkin bilgi, hastalık için etkili bir tedavinin bulunduğu anlamına gelmese bile, bunun önkoşullarından biridir.
Sanırım bu görevi yerine getirme çabamda yazarlık yeteneklerim işin altından kalkmakta zorlanacak. Her bir öğenin diğer öğelerle karşılıklı bir nedensel etkileşim ilişkisi içinde olduğu belirli bir sistemin etki alanını/ağını kelimelere dökerek anlatmak neredeyse imkânsız bir şey. İnsan, daha benzinle çalışan bir motoru anlatırken bile işe nereden başlayacağını bilemez, çünkü alıcının, kendisine gönderilen verileri tutarlı bir sistem oluşturacak biçimde değerlendirebilmesi, ancak ve ancak onun, hareket kolunun, pistonun, supapların, eksantrik milin vb. vb. yapısını anlamış olması halinde mümkündür. Bütün olarak bir sistemin öğelerinin anlaşılabilmesinin yegâne koşulu, onun bütün olarak anlaşılmasından geçer. Sistem ne kadar karmaşık bir yapıya sahipse, hem araştırmanın, hem de araştırmaya bizzat katılmayan teorisyenin birlikte aşmaları gereken zorluğun derecesi de o ölçüde artmaktadır; kaldı ki insanın toplumsal yaşantısı bakımından belirleyici niteliğe sahip olan içgüdüsel ve kültürel olarak devredilen davranış biçimlerinin etki ağı da, şu dünyada bildiğimiz en karmaşık sistemdir. Karşılıklı etkileşimden oluşan bu kaotik sistemin içinde izleyebildiğimi düşündüğüm pek az sayıdaki nedensel bağlantıyı anlaşılır biçimde ortaya koymak için, ister istemez konuyu geniş tutmam gerekecek.
Neyse ki gözlem konularının her biri kendi başına ilginç birer olguyu teşkil ediyor. Umarım, mercan balıklarının bölgeleri için yaptıkları dövüşler, sosyal yaşayan hayvanların “ahlaki davranışa benzer” sosyal engelleri, gece balıkçıllarının sevgi içermeyen evlilikleri ve sosyal yaşantıları, kana susamış göçmen kemelerin topyekûn yaptıkları dövüşler ve başka davranış biçimleri, okura, daha derinlerde yatan bağlantıları kurana kadar kitaba bağlanması için ihtiyaç duyduğu heyecanı hissettirebilecektir.
İlkesel nedenlerden ötürü, okura bu noktaya gelmesi yönünde kılavuzluk ederken, elimden geldiği ölçüde kendi yolumu izlemeye ve ona izletmeye çalışacağım. Tümevarımcı doğabilimi, her zaman için tek tek olaylara ilişkin gözlemlerinden yola çıkarak, bunların soyutlanmasıyla, her birinin “riayet ettiği” genelgeçerli yasalara ulaşır. Ders kitaplarının çoğu, daha kısa ve daha anlaşılır oluşlarından ötürü aksi yolu izleyerek “bütün”den özele, teke inerler. Bu durumda betimlemenin kendisi tek tek örneklere indikçe netlik kazansa da, ikna edici niteliği eksilir. Önce bir teori geliştirip onu daha sonra örnekler üzerinden “desteklemek” kolay ve rahat bir yoldur; oysa doğa, anlaşılması son derece güç, genelgeçerli hipotezleri doğrulama bağlamında bile, yeterli çabayı esirgemeden, rahata kaçmadan arandığında, ikna edici birçok örnek sunacak kadar çeşitlilik arz eder.
Kitabımın gerektiği gibi ikna edici olması ise, tümevarımcı zahmetli yöntemi uygulamamın yanı sıra, ancak burada ortaya koyduğum olgulara dayanarak vardığım sonuçların aynısına okurun da ulaşması ile mümkündür. Böyle zorlu bir yolu okura reva göremeyeceğimden, önsözde, bir anlamda yol gösterici olması amacıyla, bölümlerin içeriklerine ilişkin kısa bir özet vermek yerinde olacaktır.
İlk iki bölümde, saldırganlığın tipik davranışlarına ilişkin basit gözlemlerin açıklanması ve tanıtılmasıyla başlayıp 3. bölümde bunların tür açısından hayatta kalmaya yönelik işlevine geçeceğim ve 4. bölümde, saldırganlığın önlenemez biçimde ortaya çıkışı ya da başka deyişle ritmik bir tempoyla belirişindeki kendiliğindenliği anlaşılır kılmak için genel anlamda içgüdüsel hareket, özel anlamda ise bir içgüdü olarak saldırganlık dürtüsü hakkında epey bir açıklama yapacağım. 5. bölümde, ritüelleşmenin sabit bir yapı oluşturup daha önce var olmayan içgüdüsel güçleri ilk kez meydana getirişine, bu içgüdülerin bağımsız faaliyetlerine değinip, ardından da, saldırganlığı önleyici engelleri nasıl oluşturduklarını açıklamaya çalışacağım.
Diyeceğim o ki ey okur:
Dürtü kaynaklı güçlerin faaliyet ve etki ağı hakkında genel bir bakış açısı sağlamaya çalışan 6. bölüm de aynı amaçla yazıldı. 7. bölümde, türlerin dönüşümünün, saldırganlığı zararsız çerçevelere oturtmak için hangi mekanizmaları “icat ettiğini”, bu amaç doğrultusunda ritüelin hangi görevi üstlendiğini ve bu yoldan ortaya çıkan davranış biçimlerinin, insanda ahlaksal sorumluluğun yönettiği davranış biçimlerine ne kadar çok benzediğini somut örnekler
üzerinden göstermeyi deneyeceğim. Bu bölümlerle birlikte, birbirinden temelden ayrılan dört farklı toplum düzeninin işleyişini kavrayabilmenin önkoşulları da yerine getirilmiş olacak. Bu toplumsal düzenlerin ilki, saldırganlığın hiçbir biçiminin görülmediği, ama üyelerinin birbirlerini “kişisel” anlamda tanıma ve bireysel olarak dayanışma gibi özelliklere de sahip olmadığı “anonim” sürüdür. İkincisi, gece balıkçıllarının ve koloni halinde yavru bakımı yapan diğer kuşların savundukları yaşama alanının, sadece o alanın yer aldığı “bölge” üzerinden kurulan, biyolojik anlamdaki aile ve toplum düzenidir. Üçüncüsü, aynı ailenin üyelerinin, birbirlerini kişisel olarak değil de, kendi hısım-akraba topluluklarına özgü bir koku aracılığıyla tanıdığı ve her birinin diğerine örnek oluşturacak biçimde sosyal davrandığı, fakat başka bir topluluğun üyesi olan her türdeşine karşı radikal bir nefretle mücadele ettiği ve zarar verdiği, sıçanların ya da diğer adıyla kemelerin büyük aile topluluklarının oluşturduğu toplumsal düzendir. Nihayet dördüncüsü ise, kişisel, “bireyden bireye” sevgi ve dostluk bağının, aynı topluluğa üye türdeşlerin birbirleriyle mücadele etmesine ve birbirlerine zarar vermesine engel olduğu toplumsal düzen biçimidir. İnsanların toplumsal düzeniyle ve yaşam tarzıyla birçok noktada örtüşen bu topluluk biçimi, gri kazlar örneğinde net bir biçimde ortaya konacaktır.
Bu 11 bölümde anlattıklarımdan sonra, insanda saldırganlığın hedefini şaşmış biçimlerinin nedenlerini, anlaşılır şekilde açıklayabileceğimi sanıyorum. “İnsanlığa Çağrı Vaazları” adlı 12. bölüm, birçok insanı, kendini evrenin bir parçası olarak görmekten ve kendisinin de doğa yasalarına
tabi olduğunu kabul etmekten alıkoyan iç dirençleri ortadan kaldırmanın yollarını döşemeyi amaçlıyor. Bu dirençler en başta, özgür irade gerçeği ile çelişir görünen determinizme olumsuz yaklaşmaktan, sonra da insanın zihinsel, psişik, bilinçsel niteliklerine dayalı kibrinden kaynaklanmaktadır.
13. bölümün görevi insanlığın şu an içinde bulunduğu durumu nesnel bir bakışla –bir anlamda Mars’tan gelmiş varsayımsal bir biyoloğa göründüğü biçimiyle– anlatma ve tanımlama amacı güdüyor. 14. bölümde, daha önce tanımladığım saldırganlığın –nedenlerini bildiğimi düşündüğüm– hedefini şaşmış biçimlerine karşı kimi önlem önerileri getirmeyi deniyorum.
(1) Sigmund Freud ölüm dürtüsü ya da Thanatos adını verdiği dürtü tezini ortaya attığında, psikanaliz literatürüne de en tartışmalı kavramlardan birini armağan etmiş oluyordu. Kimilerine göre kızı Sophie’nin ölümünün etkisi vardı bu tezin oluşumunda, kimilerine göre de I. Dünya Savaşı’nın, o zamana kadar tarihin görmediği boyutlardaki kıyımlarının, ölüm ve dehşetin. Ölüm (öldürme) dürtüsü, insanın yıkıcı saldırganlığını tanımlayan, bizzat insanın kendi kendisini yıkıp ayrıştırmasına yönelik bir dürtü olmalıydı. Dürtünün adı Yunan ölüm tanrısı Thanatos’tan gelmekteydi. Freud’un kavrayışında Thanatos ya da ölüm dürtüsü “psişik aygıtın” içinde yıkma, bozma dürtüsü (“Destruktionstrieb”) ile birlikte “libido”ya, yani haz ilkesine tam zıt dürtüyü oluşturmaktaydı. V.A.
“Gri Kazların Babası”
Avusturya’da yayınlanan haftalık bir dergi, ölümünden önce (1988) yaptığı bir kamuoyu yoklamasında, Konrad Lorenz’in bu ülkede, ünlü fizikçi Schrödinger, ünlü düşünür Wittgenstein ve Freud ile aynı itibarı paylaştığını göstermişti. Dergiye yanıt veren kimileri, onu “yüzyılın en büyük hümanisti” olarak tanımlamışlardı. Gerçekten de, yaklaşık 50 yıllık bilimsel hayatı “gri kazların babası” lakabına indirgenemeyecek kadar kapsamlı çabalarla dolu olan Lorenz, hayvan öyküleri anlatıcısı olarak da, uzmanlık alanının çok ötelerine taşan, popüler okuma alanında da sevilen bir tür edebiyatçıydı.
Seksenli yıllarda adı Yeşil Hareketi ile birlikte anılan Lorenz, Avusturya’nın Zweitendorf bölgesine nükleer enerji santrali kurulmasına karşı çıkan çevrecilerin başında yer alıyordu. 1988’de böbrek yetmezliğinden hayata gözlerini yuman Lorenz, kendisine yöneltilen Nazi politikasının ve uygulamalarının bilimsel destekçisi olma suçlamaları karşısında, benzer konumdaki aydınlar ve biliminsanları gibi köşeye sıkıştırıldığında, “Bilimsel çalışmalarıma kendimi öylesine vermiştim ki, bu politika ve uygulamalara sesimi çıkartacak durumda değildim,” şeklinde yanıtlarla suçlamaları karşılamaya çalışıp durdu.
Evet, neydi bu? “Yüzyılın hümanisti” niteliğini hak ettiği düşünülen bir insan, 1937’de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin, öteki deyişle Nazi’lerin ırkçı ve ayrımcı politikalarına gerçekte niçin ses çıkarmamış, hatta 1940’ta Avusturya Nazilerce ilhak edildiğinde, kendisine ünlü düşünür Kant’ın şehri Köngisberg’deki Üniversite’de verilen doçentlik unvanıyla bilimsel kariyerini sürdürmeye kalkmıştı? Yahudilerin, Almanların “yaşama alanında” (Lebensraum; Lorenz’in çiklit balıkları incelemelerinde başvurduğu bir kavram) ve özellikle bilimsel kürsüleri ve faaliyetleri neredeyse tekellerine aldıkları düşüncesini paylaştığına dair tarihsel belgelerden söz edildiğine göre, onun bu kararında kariyer tutkusunun, bilimsel, kişisel hırsın vb payı aranabilir; NSDAP (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) ile arasındaki mesafenin kısalığı, Königsberg’de, karşılaştırmalı psikoloji profesörü olarak kürsü yönetmesi... Hepsi insani zaafların, bu zaaf ve tutkuların oluşturduğu suç ortaklıklarının dosyasında saklı kayıtlardır herhalde; bilimin uzun ve kısa tarihi, bu dosyaların kabarık sayılarını arşivlerde gizleyip durur; bilimi sosyal süreçten yalıtan bir bilim yüceltimi, bilimi pratik sonuçlarından ayırmaya çağırır bizleri; uranyum çekirdeğini ilk parçalayanlar, hatta parçalanabileceğine ilişkin soyut formülleri geliştirenler ile atom bombasını Nagazaki’ye, Hiroşima’ya atan ve attıranlar, onun imalatını yapanlar, iki ayrı öbeğe yerleştirilir hep. Ama aynı nükleer enerji tıpta harikalar yaratmayagörsün, bilim ve pratik “söylemde” tekrar tekleşirler.
Kimi bilimler, atom bombası imalatında olduğu gibi, dönemin saldırgan, ırkçı vb politikalarına beklenmedik bir şekilde denk düşebilmişlerdir. Belki Lorenz’in de en büyük şanssızlığı, “bilimsel incelemesini yaptığı nesneyi çılgınca sevmeyen” biliminsanının elini o alandan çekmesi gerektiğini ikide bir de tekrarlarken, kendini, kazların o muhteşem “zafer çığlığı seremonilerinde” olduğu gibi büyük bir heyecana kaptırması ve aynen o seremoni için dediği gibi bir “ekstaz” durumuna geçmesi ve bulgularının pratik hayatta da doğrulanabileceği politikalara ya da bir politik uygulamaya sıcak bakmış olmasıdır. Darwin, seleksiyon ve mutasyonun evrimde istisnasız güçlü olanın ayakta kalması yönünde çalıştıklarını söylerken, “insan aklını”, sosyal-kültürel düzlemlerinin müdahale yetki ve gücünü biyolojik evrimin içinde unutuvermiş, kimi halkların evrimin seleksiyon ve mutasyon yasaları gereğince yok olabileceğine ciddi ciddi inanmıştı. Seleksiyon ve mutasyon adı verilen o iki evrim mimarının faaliyetlerinin büyüsüne kapılmış olmaktan ve bu iki yasayı insan kültürünün dünyasında da geçerli kabul etmekten başka bir açıklaması yoktu bunun; ama gene de kimse, sosyal Darwinciliğin faturasını götürüp Darwin’e yazamazdı. Orada da, Hume’dan beri gelişen ve acımasız sermaye birikim süreçlerini işleten kapitalizmin (insan insanın kurdudur) bu gelişmesine denk düşen bir evreye oturdu Darwin’in “güçlü olan ayakta kalır” tespiti.
Biyolojik olanın, irade, akıl dışı olanın belirleyiciliği düşüncesi, insanlığın düşünce ve dinler tarihi kadar eski bir tartışmanın da bir ayağını oluşturur. İnsan biyolojik, dürtülerine teslim olmuş, ahlaki yükümlülüğü bulunmayan bir
varlık mıdır, yoksa “aklı” ile eyleyebilen, ahlaki, iradi kararlar alabilen bir sosyal birey midir? Bu soru, dinleri, felsefeleri, sanatı belirleyip durmuştur ve hâlâ da belirlemektedir. Bu kitap, dolaylı olarak bir bakıma bu sorunun da çevresinde dolaşmaktadır.
Lorenz’in, filogenetik (evrimsel türeyim tarihi) ile ontogenetik’in (bireysel ömrün/gelişmenin) kısacık tarihi arasındaki bağlantıya sıkça vurgu yaparak, biyolojik evrim ile insanlığın kültürel evriminin ilişkisini “davranışlar”, dolayısıyla da “saldırganlık davranışı” üzerinden kurmaya çalışıyor. Bu çabası, insan aklının ve etiğin negatif kavramı saldırganlığı (agresyonu, “kötülüğün kaynağını”) evrimin en yapıcı ve önemli davranışı olarak öne çıkartmasını engellemiyor. Bu anlamda, Almanca’da epey farklı içeriklendirilebilen “Böse” kavramını kullanıp kitaba “Kötü Denen Şey” diye çevirebileceğimiz bir başlığı uygun görmüş Lorenz. Anglo-Sakson versiyonunda kitap “On Aggresion” adı altında çevrilmiş; kısacası “Saldırganlık Üzerine” diye. Almanca ada bağlı kalacak olursak, “Kötü diye bilinen şey, yani saldırganlık, aslında evrimin elinde iyinin kaynağıdır” gibi bir başlık düşünmek yerinde olacaktır. Davranışbilimin tezlerinde ve bu kitabın temel paradigmalarında, güçlü olanın belirlenmesinde biyolojik evrimin, filogenetik tarihin bir tartı taşı olarak kullandığı ve türü en sağlam ayak üzerinden hayatta tutmanın hizmetine soktuğu saldırganlık davranışı, “selamlaşma”, “tehdit etme”, “yatıştırma”, “kur yapma”, “kışkırtma” vb çok sayıda türemiş ve saldırganlığa göre yönü değiştirilip yeniden tayin edilmiş davranışların filogenetik temelini oluşturmaktadır. “Seleksiyon ve mutasyonun evrimin hizmetine verdiği ve olumlu görevlerle yükümlendirdiği bu davranış, orada tür içi gerekli düzenlemeleri sağlarken, insanlığın elinde tür içi imhanın itici gücü olmuşsa, bunun faturası evrime değil insana yazılmalıdır,” diyor Lorenz. Her bölümün içinde ve sonunda filogenetik davranışların insanın kültürel ritüellerindeki yansımalarına değinip duran yazar, sanki, adı “İşte İnsan” olan 13. bölüme gelmeden de, “Ecce homo” diyebiliyor: “İşte insan bu!” Biz, metnin, “kötülüğü” insanın kültür tarihinin faturasına yazarken filogenetik gelişmenin, evrimin, saldırganlığı değerlendirişini iyi kavramamızı isteyen ve bu içgüdüyü ya da dürtüyü aklayan Lorenz’in hedefinde “insanın” gelecekte de kabarmaya çok yatkın saldırganlık” dosyasının bulunduğunu ve bu yönden bakıldığında, metnin ahlaki, politik bir uyarı niteliği taşıdığını kabul ederek, kitabın 13. bölümündeki başlığı, ad olarak seçmeyi uygun gördük. Ne var ki, insanlığın kültürel evriminin, bu uyarının işe yarayabileceğine dair inandırıcı kanıtlar sunmadığı da ortada. Yani “akıl”, neyse o, kötü sınavlar verip durmuş ve veriyor Lorenz’e göre; bu da onun çözümsüzlüğü kabul etmemek için epey kısa devre yapan genel bir formül sunmasına yol açmış gibi. Biliyoruz ki, diyor, biyolojik evrim, hele işlevsel olmuş hiçbir dürtüyü ya da güdüyü, yerine bir telafi mekanizması koymadan bir yana atamıyor. Saldırganlık gibi, türün gelişmesinde önemli bir işlevi bulunan bir içgüdü ya da itici güç için de geçerlidir bu yasa. Öyleyse insan hayatı, insanlığın geleceği için tek bir umut vardır: Seleksiyon (seçme-ayıklama) ve mutasyonun, aklın yönlendiriciliğinde insan türü için yıkıcı olan saldırganlığı “dönüştürmesi”!
Metnin, davranışbilimin temel kitabı olması ve başka dillerdekiler hariç, 50 yılda, elden geçe geçe 24 baskı yapması, işlevini ve popülerliğini hiç yitirmediğini gösteriyor. Bunun bir nedeni de, nispeten yepyeni bir bilim dalı olan “davranışbilimin” bilimsel (uzmanlık alanının içine de dönük) bir metnini temsil etmesi. Bu yüzden okuru sayısız kavram ve yasa ile tanıştırırken, uzmanlık dışı okur (ve biz çevirmenleri) için epey dirençlerle dolu bir metin olma özelliği gösteriyor. Bu zorlama, kitabın giriş bölümlerinde (1. ve 2. başta olmak üzere) önümüze serilen malzemenin daha sonra metnin içindeki işlevini baştan bilmeyişimiz yüzünden bir giriş ve okuma güçlüğünü de beraberinde getiriyor. (Kaldı ki bugün TV belgesellerine yakın okuyucu, 1. ve 2. bölümde verilen, daha sonra da yeri geldikçe karşımıza çıkan gözlem verilerini “işlevsiz” bulabilecektir. Kamuflaj yapan, yuvasını savunan, bin bir “çareye” başvurarak hayatta kalmaya çalışan balıklar, kuşlar vb, günümüzdeki TV belgesel izleyicilerinin yabancısı olmadığı gibi, buradaki “betimlemeleri” çok çok aşan hareketli resim ve renklerin gerçeklik ile bire bir örtüşen görüntüleri, yazılı bir metni, yazarının bütün ustaca betimleme çabalarına rağmen gölgede bırakabilir.) Ama işte kazın ayağı pek de öyle değil. Lorenz, yöntemini açıklamaya çalıştığı Önsöz’de, zaten her bir bölüm gibi, bu ilk 3 bölümü de işlevselleştiriyor; ama biz gene de bir hatırlatmayla metne girişi ve “okumayı” rahatlatmayı deneyebiliriz:
Lorenz hemen başta, tümden, genelden özele, teke inen yöntem ile, tek’ten, özelden genele çıkan tümevarımcı yönteme boşuna dikkati çekmiyor elbette.
Gözlem ve deney verilerinin tek tek sunduğu, karşılaştırılabilir, hatta istatistiksel malzemeden önce genel tespitlere, buradan ilkelere, yasalara, tüme doğru zahmetli bir yol izlenmişse, aynı yolu bize de izletmek gibi bir anlatım yöntemi kullanıyor: Tek, özel durumları, deneyleri anlatıyor, bunların arkasına ilke ve yasaları, tanımlamaları ekliyor. Bu yasaların üzerine yenilerini eklerken de gene aynı noktaya, teke, özele yönelik gözlem ve incelemelere, deneye dönüyor. Bu anlatım, bizi ve metni, davranışbilimin yasa ve ilkelerine boğulmuş soyut bir teorik birikimle karşı karşıya gelmekten koruyor. Burada biraz, Freud’un “vaka” analizlerini anımsayabiliriz. Genel tespit ve yasaların, tek tek vaka analizleriyle doğrulanması kaygısını.
Kitap, “gözlemleme”, “istatistiksel değerlendirme”, “karşılaştırma”, “tanımlama”, “yasalaştırma”, “ilkeselleştirme” basamakları üzerinden yol alan bir “bilim kolunun” metni olarak da, âdeta ikinci bir metin, “bilimiçi” bir çalışma sunuyor. Davranışların içindeki filogenetik köken ile bireysel öğrenmenin armağanı olan davranışları, bunların insanın kültürel tarihi ile kurulabilecek bağlarını kavradıkça, niçin olmasın, kendimizi bir bilimcinin konumunda gibi hissedebiliyor, çeviriye geçirilebildiği kadarıyla, ayrıntılar üzerindeki hassas gezintinin tadını çıkartıyor, gerçek bir okuma çabasının örneğini sunmaya zorlanıyoruz.
Evet, sabırlı, dikkatli okuru, bütün bunların sonunda, yukarıda değindiğimiz anlamda çok ciddi bir hesaplaşma bekliyor; insanlık adına niçin, ne kadar umutlu olabileceğimiz sorusu gündeme bir kez daha geliyor. Bitmeyen savaşların, nükleer tehdidin, doymayan hırsların ve yoksulluğun baskısı altında ezilen ya da refah toplumlarında nevrotikleşmiş günümüz insanının gerçeği karşısında, ülkemiz kültürünün epey uzak kaldığı bu tür metinler, bizce atlanmaz bir önem kazanıyorlar.
Veysel Atayman İstanbul, 20 Aralık 2007