Bahadır Selim Dilek, 1912’den 1943’e kadar İtalya’nın 1947’den sonra da Yunanistan’ın baskıları sonucu bugün tamamen yok olma noktasına gelen Rodos ve İstanköy başta olmak üzere Onikiada Türklerinin yaşadığı büyük trajediyi belgeleriyle anlatıyor.
ÖNSÖZ
Küreselleşmenin desteklediği yerelleşme ile çokuluslu şirketlerin siyasal temsilcileri, küresel sermaye baronlarının çıkarlarının olduğu bölgelerde etnik ve dini azınlıkları ön planda tutmaktadırlar. Bugün Irak'ta Kürtler, Balkanlar'da Arnavutlar, Rusya'da Çeçenler, Çin'de Uygur Türkleri, büyük güç odaklarının kendi çıkarlarını korumak için ilişki içinde olduğu azınlıklardır.
Ancak, küresel sermayenin çıkarının olmadığı bölgelerdeki azınlıklar, istikrarsızlık unsuru olarak görülmektedir. Bu azınlıklar ya tamamen görmezden gelinir ya yok sayılır ya da unutulur, unutturulur. Tıpkı Rodos ve İstanköy'de bugün sayıları 3-5 bin arasında olduğu tahmin edilen Türk azınlık gibi...
Onikiada Türkleri Rodos ve İstanköy'ün 1947 yılında Yunanistan'a verilmiş olmasından dolayı, 1923 yılında imzalanmış olan Lozan Antlaşması'nm bu ülkedeki Türk azınlığa sağlamış olduğu haklardan da yararlanamamaktadır.
Onikiada Türkleri önce 1912'den 1943 yılına kadar İtalya'nın, 1947 yılından sonra da Yunanistan'ın baskıları sonucu bugün tamamen yok olma noktasındadırlar. Anadillerinde eğitim hakkından yoksun bulundukları gibi bilinçli olarak yürütülen Yunanlaştırma politikaları sonucunda ulusal kimliklerini yitirmeye de başlamışlardır.
Üstelik, Onikiada Türklerinin bugüne kadar özgün kimliklerini korumasında, toplumsal dayanışmasının sağlanmasında çok büyük bir rolü olan Rodos ve İstanköy'deki Osmanlı vakıfları da adeta yağmalanmaktadır. Yunanistan'ın atadığı kişilerce yönetilen vakıfların milyarlarca Avroluk mal varlığı çeşitli oyunlarla el değiştirmiştir.
Önsözünü Onikiada Türkleri Derneği Başkanı Prof. Mustafa Kaymakçı'nın yazmış olduğu bu kitapta, Onikiada Türklerinin yaşamakta olduğu trajedi, Cumhuriyet'in ilk yıllarından 1960'lı yılların sonuna kadar olan döneme ilişkin resmi yazışmalara dayanılarak anlatılmıştır.
Rodos Başkonsolosluğu ile Dışişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ile Başbakanlık ve ilgili diğer bakanlıklar arasında yapılmış olan resmi yazışmalar, Onikiada Türklerinin nasıl baskı altında tutulduğunu, tarihi mirasın nasıl yok edildiğini, vakıflar üzerinde oynanmakta olan oyunları gözler önüne sermektedir. (Kitapta bu belgelerin tıpkıbasımı ek olarak sunulmuştur.)
Aynı zamanda yine Yunan basınına yansıyan ve Türk devlet arşivlerindeki belgelerle, Osmanlı vakıflarının nasıl yağmalandığı anlatılmaktadır. İstanköy'ün son Türk öğretmeni Remziye Kunelaki ve Rodos Müftüsü İsmail Çakıroğlu ile söyleşilerin de yer aldığı kitaptaki belgelerin büyük çoğunluğu, ilk kez tıpkıbasımları ile birlikte Türk kamuoyunun bilgisine sunulmaktadır.
Bahadır Selim Dilek
Ankara, Haziran 2008
SUNUŞ
Gazeteci-yazar arkadaşım Bahadır Selim Dilek'in Ege'nin Unutulan Türkleri adlı kitabına, Rodos İstanköy ve Onikiada Türkleri adına teşekkür ederek söze başlamak istiyorum. Dilek'in kitabı birçok konuyu aydınlatıyor. Birincisi şu; Anadolu doğumlu birçok Türk yurttaşı, yakın zamanlara kadar, hatta günümüzde bile Onikiada Türklerinin varlığından bile habersiz bir durumdadır. Adalara gezgin olarak giden Türkler, burada yaşayan Türklerle karşılaşınca hayreder içinde kalıyor. Hele, Rodos ve İstanköy'de Osmanlı Türklerinden kalan cami, okul ve kütüphane gibi mimari eserleri gördüklerinde şaşkınlıkları daha da artıyor. Kitabın kanımca en önemli yararlarından birisi bu olacak. Birçok kişi adalarda yaşayan Türklerin varlığını, onların kültürel kimliğinin korunması yanında atalarından kalan eserlerinin nasıl, ne şekilde vandalca tahrip edildiğini öğrenerek Türk kimliklerine sahip çıkılması gereğinin önemini de kavrayacaktır. Neden Ege'deki Türkler unutuldu? Dilek, bunun yanıtını kuramsal olarak şöyle açıklıyor;
"Küreselleşmenin''(1) -kendi çıkarlarını en üst noktaya taşımak için- desteklemekte olduğu yerelleşme, mikro milliyetçiliği, etnik ve bölgesel ayrımcılıkları körükledi. Küresel sermayenin çıkarlarınm olduğu bölgelerdeki azınlık unsurları destekledi. Küresel sermayenin çıkarlarının bulunmadığı bölgelerdeki azınlıklar ise yok sayıldı, unutuldu, unutturuldu. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi evrensel kavramlar, küresel sermayenin çıkarlarını ilgilendiren bölgelerdeki azınlıklar için geçerliliğini sonuna kadar korurken, hatta söz konusu bölgelerde askeri müdahalede bulunmak için en önemli gerekçiyi oluştururken; bu evrensel (!) kavramlar diğerleri için tamamen yok sayıldı," diyor ve ekliyor;
"Bugün, Yunanistan'a ait Onikiada'da varlığını korumaya çalışan bir avuç Türk de istikrarsızlık unsuru olarak görülen, susturulan ve hakları gasp edilen, unutulan, unutturulan, azınlıklar arasında yer alıyor. Her ne kadar Avrupa Birliği'ne üye olan bir ülkenin eşit birer vatandaşı olsalar da Batı'nın gözünde onlar kara kafalı birer Türk olmaktan öte geçemiyorlar. Onlar, ne Türkiye'nin, ne de Avrupa Birliği'nin gündemindeler. Avrupa Birliği'nin toplantılarında da, Ankara-Brüksel arasındaki temaslarda da ne yazık ki konu başlığı bile olamıyorlar. Kelimenin tam anlamıyla yok sayılıyorlar."
Bahadır Selim Dilek'in çözümlemesine yürekten katılıyorum. Ancak konu Onikiadalar'da yaşayan Türkler kadar, Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliğini ve güvenliğini de doğrudan ilgilendirmektedir. Bu açıdan, Türkiye'nin aymazlıktan kurtulma zamanı gelmiştir, hatta geçmek üzeredir.
Türkiye'de konunun ayrımında olan çevreler de vardır. Son olarak, Genelkurmay Başkanlığı'nm 18 Aralık 2007 tarihli gazetelerde yer alan "Rodos ve Onikiada'yı Yunanistan'ın andaşmalara aykırı olarak silahlandırdığı konusundaki açıklaması" ile Türkiye'deki kamuoyu, Rodos ve İstanköy'de Türklerin yaşadığını, onların insanlık sorunları olduğu kadar Yunanistan'ın Türkiye'ye karşı düşüncelerini öğrendi. Yunanistan Türkiye'ye karşı silahlanmada, milis güçlerini de kullanıyor. Bu konuda 2000li yılların başında Rodos'a gezgin olarak giden bir Türk'ün başından şöyle bir olay geçer; Rodos kalesini dolaşırken eli silahlı sivil adamlar görür ve merakla yanındaki Yunan rehbere "Bunlar kim?" diye sorar. Rehber ise bu soruyu hayretle karşılar, ne kadar da safsınız bakışları altında "Gördüklerin Anadolu'dan gelebilecek tehlikeye karşı silahlandırılmış milis güçlerdir," der.
Bununla birlikte Türkiye'de kimileri de, Yunanistan ile ilişkilerde ticaretin ön plana çıkartılması gereğinden bahsediyor, ticaretin artırılmasıyla sorunların giderilebileceğine inanıyor ve inandırmaya çalışıyor. Bu bağlamda günümüzde, Türk-Yunan hükümetleri arasında ilişkilerin iyileştirilmesi çabaları gözlemleniyor. İş çevreleri ticaret ve bankacılık konularında harekedilik içindedir. Bunlar olurken, bir yandan da Selanik'te açılan "Sözde Soykırım Anıtı"nm açılışına Yunan Cumhurbaşkanı Papulyas, Başbakan Karamanlis ve Dışişleri Bakanı Bakoyanni destek mesajları gönderiyorlar. Ana muhalefet PASOK lideri Papandreu da geri kalmıyor, uluslararası toplumun sözde Pontus soykırımını tanımak zorunda olduğunu ileri sürüyor. Türkiye ise yetersiz bir tepki ile yetiniyor. Görüleceği üzere Türkiye-Yunanistan arasında inişli çıkışlı bir dosduk var. İki ülkenin halkları arasında kardeşçesine bir yakınlık duyulurken, bir süre sonra Yunanlılar düşmanca bir tavır içine girebiliyorlar. Yunanlıların düşmanca tavırlarının kökeninde, yüzlerce yıl Osmanlı egemenliğinde kalmaları var. 9 Eylül 1922'de izmir'de noktalanan bozgun da, bunu beslemiş. Öyle bir düşmanlık ki, Ege Denizi'ndeki adalarda yüzlerce yıl birlikte yaşayan Türkler ile Yunanlılar arasında bile yaşanmış ve yaşanıyor. Bu doğrultuda Adalı bir Türk'ün anlattığı olayı unutmak olası değil.(2) Yıl 1921. Yer Rodos. Dimitri arkadaşı Abdurahman ile şakalaşırken aniden kulağını yakalar ve çekmeye başlar. Ardından nedenini açıklar; "Bre Türko, Yunan orduları şimdi Poladı önlerinde. Ankara yakında düşecek. Kemal'in (Atatürk) kulağına yapışacağız ve işini bitireceğiz. Sıra sonra size de gelecek. Haberin ola," der. Kimilerine göre bu uç bir olay gibi gelebilir. Ancak tipik bir Yunanlı'nm Türklere bakış açısının çelişkilerle dolu olduğunu da gösterir. Öyle ki, Türklere karşı hayranlık, nefret, kardeşlik, düşmanlık, üstünlük ve aşağılık kompleksi gibi duygular ve düşünceler, Yunanlıların kafasında harman olmuş durumdadır. Burada her iki ülkenin aydınlarına ve siyaset adamlarına önemli görevler düşüyor. Ancak, Türkler hep ödün veren ve görmezlikten gelen olmamalıdır. Kalıcı dostluğun karşılıklı olabileceğini Yunanlılara bildirmelidir. Günümüzde Yunanistan'da yaşayan Türkler ne durumdadır? Yunan hükümetleri, Batı Trakya, Rodos ve İstanköy'de yaşayan Türkleri, Türk kimliğiyle kabul etmiyor. Etmediği için de bu kimliklerini öne çıkaranları değişik araçlar kullanarak cezalandırıyor ve korkutuyor. Türkçe öğrenim hakları da ellerinden alınmış. Avrupa Birliği yurttaşları olan Türkler anadillerini öğrenemiyor.
Osmanlı Türklerinden kalan kültür miraslarının korunması amacıyla kurulan vakıflar, Yunan hükümetlerince yozlaştırılmış. Eserlerin bakım ve onarımlarına izin verilmiyor. Onarımı yapılıyor diye gösterilenler ise aslında tam bir göz boyama.
Türkler, doğrudan iş yeri açamıyorlar. Mutlaka Yunan ortak bularak iş yapma zorundalar. Bu durumun bugünlerde kolaylaştırıldığı bildiriliyor.
Yunanistan'da yükseköğrenim yapmış Türklere, yedek subaylık hakkı verilmiyor, belediyeler dışında kamu görevlisi olamıyorlar. Yunanistan'dan Türkiye'ye gelip de bir yıl süre ile dönemeyenler, Yunan vatandaşlığından siliniyor. Bu şekilde Yunanistan, Türklerin mallarına el koyuyor.
Şimdiki halde doksan bin civarında Türk ıskat edilmiş durumda.(3)
Bu anımsatmaları, düşmanlığı körüklemek için değil, tam tersine kalıcı bir dosduğu oluşturmak amacıyla, gerçeklerin bilinmesi için yapıyoruz. Bu anlamda, Bahadır Selim Dilek'in kitabı da dosduğa bir çağrı olarak kabul edilmelidir. Ancak saflığa değil. Aksi durumda, "Türk-Yunan Dostluğu" sözde kalabilir.
Kalıcı dosduğun oluşturulabilmesi için, öncelikle aradaki sorunların ortaya konulması ve bunların kamuoylarınca tartışılması zorunludur. Bunlar yapılmazsa, kimi zamanlar ilişkiler birdenbire geriliyor. Yine taze bir örnek verelim. Geçtiğimiz aylarda, Ege Denizi'nin Uluslararası Hava Sahası'nda Türk ve Yunan uçakları çarpıştı. Türkiye, bu uçuşların NATO'nun bilgisi kapsamında olduğunu bildirdi. Buna karşın Yunanistan, ortada suçlu arıyor.
Aradaki sorunları gidermek için, Türk-Yunan ilişkileri konusunda İstikşafi (keşif amaçlı) görüşmeler, bilindiği gibi sürdürülüyor. Konular arasında; Ege Denizi ile bağlantılı olarak, Kıta Sahanlığı, Karasuları ve Hava Sahanlığı sorunları, adalardaki silahlanma sorunları, aidiyeti belli olmayan adacıklar gibi konular var. Bunlara her an yenileri ekleniyor. Örneğin, sözde Pontus soykırımının uluslararası topluma götürülmesi de yine Yunanistan tarafından gündeme getiriliyor.
Ancak, sorunların kökeni daha derinlerde düğümleniyor. Yunan çocuklarına aile ortamı ve anaokullarından başlayarak Türk düşmanlığı aşılanıyor. Yunan tarihi ve ders kitaplarında, Türklüğe karşı kin ve garez var. Bu ortamda yetişen insanları, Yunan egemen güçleri kullanıyor. Yunanistan'daki bütün siyasal partilerin Türk düşmanlığı yapmalarının manevi tabanı buradan kaynaklanıyor. Yunan Ortodoks kilisesi de düşmanlığı körüklüyor.
Kalıcı dosduk için ne yapılmalıdır? Öncelikli önerim şu; Yunan kamuoyunda Türkler için var olan yanlış ve tutarsız bilgiler ortadan kaldırılmalı. Bunun için Yunan tarihi ve ders kitapları,
nesnel olarak yeniden yazılmalıdır. Bu konuda, özellikle Yunan aydınlarına büyük görevler düşmektedir.
ikinci önerim, Yunanistan ve Türkiye arasında öğrenci değişiminin yapılmasıdır. Bu değişim, yakın sınır kenderinden başlayarak geliştirilebilir. Öğrenci değişiminin başarısı için, tarafların dillerini öğrenmelerinde yarar vardır.
Üçüncüsü, yerel yönetimler arasında kurulacak bağlantıdır. Ancak, kardeş kentler ilan edilirken bile, düşmanlıkları körüklemekten kaçınmayan Yunanistan'a büyük görevler düşüyor. Bilindiği üzere, İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin Selanik'i kardeş şehir olarak kabul edeceği sırada, Selanik Belediyesi "Pontus Soykırımı Anıtı"nı dikiverdi. Bunun üzerine haklı olarak, kardeş şehir konusu İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından askıya alındı.
Dördüncü önerim daha da pratik; Türk-Yunan halkları birbirlerini yeterince tanımıyor. Bu amaçla, turizmi geliştirmekte yarar var. Bu konudaki kısıdar da yine Yunanistan'dan geliyor. Vize almada önemli güçlükler var. Özellikle, Yunanistan doğumlu olan, ancak Türkiye'ye göç etmiş Türklerin vize alması kimi zamanlar neredeyse olanaksız. Vize sorununun çözülmesi ile gidiş-gelişler hızlanabilir. Böylelikle Yunanlılar, Türkleri yakından tanıyabilirler ve herhangi bir kötülüğün ya da saldırının gelmeyeceğini görebilirler.
Kısaca, Türk-Yunan dosduğu nasıl kalıcı olabilir sorusunun, birbiriyle bağlantılı birçok yanıtı var. Burada en önemli konu, Yunan halkının Türklere karşı beslediği duygular ve düşüncelerdir. Bunların, zaman süreci içersinde düşmanlıktan dosduğa dönüşmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, tekrarlayalım ve gerçekçi olalım; düşmanlığı siyasetçilere bağlamak ve halklar arasında düşmanlık yoktur yaklaşımı, havada kalıyor. Yunan siyasetçileri, Yunan halkında var olan duygu ve düşünceleri kullanıyor.
Ancak, Türkler ve Yunanlılar arasındaki kavgayı, emperyal güçler de olabildiğince besliyor. Bahadır Selim Dilek'in Ege'nin Unutulan Türkleri kitabı, Türk-Yunan ilişkilerine ve bu kapsamda Onikiada Türklerinin sorunlarına, değinmeye çalıştığım gibi, doğru bir tanı ve tavır koyuyor. Bu nedenle küresel sermayenin, Türkiye ve Yunanistan üzerindeki çıkarları kadar Yunanistan'ın Türkiye üzerine beslediği emellerini soyudayarak çözüm yolları aramak beyhude bir yaklaşım olarak görülmelidir. Örneğin, ayrılıkçı terör örgütüne yataklık yapması, terör örgütü başının bir Yunanistan Büyükelçiliği'nde saklanması rasdantısal mıdır?
Yunanistan 19. asırdan beri küresel sermayenin, o zamanki deyişle düvel-i muazzamanın gözdesi bir ülke olmuştur. Yunanistan, emperyal güçler tarafından geçmişte Osmanlı devletine karşı olduğu gibi, bugün de Türkiye'ye karşı kullanılmak istenmektedir. Bu konunun Türkiye'deki bütün güçler, siyasal partiler ve toplumsal sınıflar açısından kabul edilmesi gerekmektedir. Yunanistan ile sağlıklı ilişkiler ancak bu gerçeğin ışığı altında gerçekleştirilebilir. Türk-Yunan ilişkilerinin bu gerçeğin ışığı altında geliştirilmesi, öncelikle Rodos ve İstanköy Türklüğü için önemlidir. Dosduğun geliştirilmesi, Rodos ve İstanköy'de yaşayan binlerce Türk'ün kültürel kimliklerinin ve Osmanlı Türklerinden kalan mimari eserlerin korunmasını sağlayacak, aynı zamanda Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan ve sayıları yüz binleri geçen Rodos ve İstanköy kökenli Türklerin de muduluklarını artırarak, oralarda kalan akrabalarına karşı görevlerini yerine getirmenin huzuruna da katkıda bulunacaktır. Bu kitabın özede, Türk-Yunan halkları arasında kalıcı dostluğa hizmet edeceğine inanıyorum. Çünkü kitap salt Türkiye'deki Türklere değil, Yunanistan'da yaşayan Yunanlılara da Rodos ve İstanköy Türklerinin sorunlarını bir kez daha hatırlatıyor. Yunanlı insan hakları
savunucularının Rodos ve İstanköy'de yaşayan Türklerin azınlık sorunlarına sahip çıkması bu açıdan önem kazanıyor. Bahadır Selim Dilek'in Ege'nin Unutulan Türkleri kitabını bir dostluk kitabı olarak kabul ediyorum. Böyle bir kitabı yazdığı için kendisine yeniden teşekkür ediyorum, emeğine saygı duyuyorum.
Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı,
Rodos, Istanköy ve Onikiada Türkleri
Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı
1 Mayıs 2008
(1) Küreselleşme, kimilerince zenginliğin ve teknolojinin eşit paylaşılmasına yönelik bir hareket olarak benimsetilmeye çalışılıyor, bu anlamda olumlu bir çağrışım da yapıyor. Oysa işin aslının böyle olmadığı ortaya çıkmış bulunuyor. Yaşadığımız günlerde, özellikle fakir ülkelerde gıda fiyatlarında meydana gelen olağanüstü artışlar, küreselleşmenin sonuçlarından birisidir. Bu anlamda küreselleşme; özünde gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını egemenliği altına almak, çalışan kesimin haklarını geriletmek için Batı (merkez ya da zengin Kuzey) ülkelerinde üretilen yeni-liberal politikalara verilen bir addır; buna yeni dünya düzeni de deniliyor. Bu politikalar, Dilek'in de belirttiği gibi, işgal dahil farklı yaptırımlarla gelişmekte olan ülkelere kabul ettiriliyor. Burada, anılan ülkeler için bir edilgenlik vardır. Uygun terimin küreselleşme değil, küreselleştirme olduğu kanısındayım.
(2) Bu olay, babam rahmetli Abdurahman Kaymakçı'nın başından geçmiş. Rodos'un 1947'de Paris Antlaşmasıyla Yunanistan'a verilmesinden sonra Türkler üzerinde kültürel ve ekonomik baskılar giderek arttı. On binlerce Rodos ve Istanköy Türkü gibi, ailem de kimliğini yitirmemek için 1952 yılında Türkiye'ye çiftini, çubuğunu satarak göç etmek zorunda kaldı. İyi ki göç ettiler. Eğitimsiz kalacak, belki de kimliğimizi kaybedecektik. Ancak göçerken, babamın gözlerinde gördüğüm tarifsiz üzüntüyü çok küçük olsam bile hiç unutmadım. Yıllar sonra, aynı gözleri Gökçeada'daki (İmroz) bir Rum köylüsünde de gözlemlemiştim. İnsan doğduğu, ana-babasının ve atalarının mezarlarının olduğu yurdundan hiç kopmamalı. Şovenizme, ayrımcılığa ve onları besleyen küresel kapitalizme, bir başka deyişle emperyalizme karşı açık tavır almamın kökeninde, bu zorunlu göçün olduğunu söyleyebilirim.
(3) Bir gazete haberi: 18 Mart 2008 tarihli gazete haberlerine göre, Batı Trakya Türklerine bu konuda bir ayrıcalık tanınmış. Yunanistan Rodos ve İstanköy'de olduğu gibi, yaklaşık 150 bin Türk'ün yaşadığı Batı Trakya'da da Türkleri kültürel kimliğiyle kabul etmiyor, onları Müslüman azınlık olarak kabul ediyordu. Batı Trakya Türkleri de örgütlenmelerinde Türk sözcüğünü kullanamıyorlardı. Bu nedenle Batı Trakya Türkleri Yunanistan'daki iç hukuk yollarını tüketince Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başvurdular. AİHM başvuru üzerine Türklerin kültürel kimlikleriyle örgüdenmeleri lehine karar çıkarmış bulunuyor. Ancak kararın ne ölçüde Yunan hükümederince uygulanabileceği tartışmaya açık. Henüz bu doğrultuda bir gelişme yok. Buna karşılık Yunan hükümederi, 1923'te Lozan Andaşması imzalandığında Onikiadalar İtalya'ya ait olduğu için, bu adalarda yaşayan Türklerin azınlık haklarından asla yararlanamayacaklarını bildiriyorlar.