|
Aşkın zamansallığı, insanın tarihselliği üzerine kurulmuş bu romanda, masumiyetini yitirmemiş insanların yaşamlarını alt üst eden siyasal oyunlara da göndermeler yapılıyor. Artık ne yeni kentler, ne yeni kadınlar, ne de yeni bir hayat isteyen şarap üreticisi Doğan; terk edilmiş çocukluğunun ıssızlığına gömülmüş Yıldız Hemşire,.. Balerin janet, papağanlı Melek Hanım... Sağlık ocaktan, hastaneler, salgın günleri, hanlar, konaklar, bağ evi, cibre, şıra, şarap... Türlü inanışlar, ritüeller, kültlerle yaşayagelen kadınların gizemli dünyası... Sağlıkta reform tasarısı, özelleştirilen şarap fabrikası, dinlerarası diyalog, rahip cinayetleri, bağnaz Avrupalılar...
Bütün bunlar romanda dörtnala koşan atlarla, çiçek dürbünü çeşitliliğiyle sergileniyor... Irmak akıyor, her şey dönüşüp değişiyor... Aşk Zamana Doğar, bu dönüşümü edebiyatın zenginliğiyle sunuyor okura...
Akşam dağların karanlık kuytularından eşkıyaca indi geldi. Irmak boylarından sırtlardaki bağlara tırmanan ıslak sis, asmalara tutundu, toprağın yüzünü incecik kapladı, dağı taşı dumanladı. Sonra birden gürültüyle yağmur. Ötelerde alçak tepelerin omuzlarında sülfür rengi bir top bulut, bir yanı gömgök, bir yanı az beyaz parlayıp duruyordu. Işık azaldıkça o da görünmez oldu. Derinliği gittikçe artan küllü karanlığın içinde her şey kayboldu. Bir tek Doğan Bey'in bağ evi ıslandıkça ışıldayan taş duvarları, ağır tokmaklı kara meşe kapıları, sıcak ışıklar taşan dar yüksek pencereleriyle göz alabildiğine uzanan omcalarm ortasında daha belirgin ortaya çıktı. Uzaklardan çıplak iki at, biri ala paça doru, öteki baklakırı oynaşarak çıktı geldi. Kişnemeleri her yanı dolduruyor, art ayakları üzerinde dikilip düştükçe haykırışlarına nalların oynak şakırtıları karışıyordu. Bağ evinin az berisinde konuk odasının ince uzun sundurması altında ıslak gövdelerinden buharlar çıkararak boyun boyuna verip durdular. Şimşeklenen gökyüzünün yırtılan karanlığında, hacıbakanın eğik camına yansıyan turuncu ışıkta belli belirsiz bir kadın gölgesi düştü çatıya. Kadın, gecenin içinde haykırarak oynaşıp çiftleşen ıslak atlara bakıyordu.
Konuk evinin tek penceresinde hiçbir kıpırtı yoktu. Oradaydı, biliyordu. Kınında bir sürmene bıçağı. Yüzü gülüşlerle nakışlı, abanoz teninden taşan sahtiyan kokuyu kıvırcık kara saçlarında harelendirip taşıyan. Genç gövdesinin soluk alıp verdikçe dışarıya saldığı doymaz tutkulu açlık. İnce uzun parmakları, o zalim gülüşüyle gamzeleri, taa tenine giren uzun kirpikli kara gözleri. Orada kireç badanalı dört duvar arasında, kızılcam kokulu odada, ak keçe üstünde onu bekliyordu.
"Ah kalbim sus! Ah aklım sustur yüreğimi. Yağmur kuşlarınca dertop olmuş omuzlarıma güç ver, güç ver ki doğrulup dikileyim, güç ver ki yaslı gönlümün kim geldi penceresini açmayayım ona bir daha. Uykusuz gözlerimin uzun geceleri bitsin. Karabasanlarla değil, cıvıltılı sabahlarda ak çarşafların arınmışlığında uyanayım. Isısın aynalara düşen yüzümde iffetin erinci, içimde kaynayan bu belalı iksiri soğut. Beni bana başat kıl. Yağmurla kamçılanan ruhumun acısını dindir. Ağır memelerimi sızlatma. Dindir tenimin buğusunu, özsuyumu kurut. Aklım! Beni ortalara salma. Rezil rüsva etme beni, şu dingin ömrümü tufana verme. Vermebeniimmm..."
Konuk evinin ışığı yandı. Işığı görünce, içinde dillenen sözler dudaklarında dondu, yakarışları sustu. Hiçbir şey düşünemez oldu. O oradaydı. O ölgün ışıkta kocaman ateşler yanıyordu. O titrek mum, o büyük ateşe çağırıyordu. Uçsun da, o ateşe düşsün diye koyuyordu mumu pencereye. O ateşte birlikte kavrulsunlar, birlikte can verdikçe yeniden yeniden can bulsunlar diye, ateşle çağırıyordu onu.
Bu yakıcı arzunun odağı saçlarıymış gibi sımsıkı topladı kızıl saçlarını, tepesinde kocaman bir topuz yaptı. Beyaz bürümcük geceliği üzerine uzun saçaklı şalını aldı. Korunmak, kaçmak kurtulmak dürtüsüyle sımsıkı sarıldı şala. "Yarın," dedi, "Yarın Doğan Bey gelince her şey, her şey sütliman olacak. Bu geceyi atlatabilirsem artık bir daha asla, asla binlerce acıyı, pişmanlığı utancı ardında sürükleyip getiren o hazza teslim olmayacağım. O hazza, ona! Teslim olmayacağım."
Çıplak ayakla yağmur sularının şıpırdadığı taşlığı geçerken, sımsıkı sarılmışken omuzlarından sarkan şala, hâlâ bilinçsizce yineliyordu, "Acıyıpeşinden sürükleyen o hazza... O hazza..."
Kapıyı açıp dışarı fırladığında göz gözü görmez karanlıkta ıslak etekleri bacaklarına, çözülmüş uzun saçları omuzlarına dolanırken kamçılanmış bir tay gibi soluk soluğa vardı konuk evinin kapısına. O varmadan açıldı küçük kapı, bir başka âleme dalarcasına girdi içeri. Göğsünde başlayan ağrı kasıklarında davullar çaldırırken atıldı kollarına.
Bir tufanın orta yerinde kalmışlar gibi birbirlerine sımsıkı sarıldılar. O anda bilinçsizce fısıldadı, "işte bütün istediğim bu."
Genç kaslarının gücünü önce belinde sonra bütün bedeninde duydu. Islak tenine yapışan giysisinin üzerinden dişledi olgun memelerini. Alevler fışkıran ağzının yakıcı dilini yüzünün en kuytu yerlerinde gezdirirken, armağanlara boğulmuş bayram çocuğunun sabırsız açgözlülüğüyle, çözülmüş saçlarını çekerek yırtıp attı bürümcüğü. Ellerini tuttu, sürükler gibi götürdü yer yatağına. Sonra diz çöktü önünde. Ayak bileklerinden yukarılara doğru öpmeye durdu. Fısıltılarla, şifalar sunar gibi, tılsımlar kurar gibi, iştahla öptükçe, kadının bedeninde arzu mayalanıp kabarıyor, ten gözeneklerinden tomur tomur ter fışkmyordu. Ten tene kaldıklarını anladı. Bu böyle sonsuza kadar sürsün diye geçirdi içinden. Onunla böyle can cana kahkahalar, tek bir kara kaya olsalar yücelerde. Rüzgâra yol verip, yağmuru içseler, karın beyazını çimenin yeşilini kuşansalar. Gecenin karanlığını, sabahın ışıltısını, gündüzün güneşini paylaş salar. Böyle ten tene sonsuza kadar.
Kadın içinden bunları geçirirken, arsız bir çocuk karnını yalamaktan vazgeçip baldırlarına iniyor, sonra yeniden yukarılara tırmanıp tırnaklarını koltuk altlarına batırarak memelerinin ucunda küçük kestanelerini eziyor, bıyıklı dudaklarının dağlayan ıslaklığıyla daha aşağılara uzanıyordu.
"Ne kadar genç tanrım. Bir çocuk bu. Her şeyi birden isteyen arsız bir çocuk."
Telaşla sevişirken dar göğsünün kara tüylerinde boncuklanan teri gergin kıvırcık karına iniyor, iki kat bedeni uzanıp koklarken, buğulu ağzı kendiliğinden açılıp kapanıyor, sonra aygır kalçalanyla direngen gücünün tadını çıkaran belinin sabırsızlığı art arda patlıyordu. Bu çılgın aceleci sabırsızlık deli balın çok azını sunuyordu ona.
Doymamışlığıyla sıyrılıp doğruldu, dişil beyazhğıyla kabaran gövdeyi altına aldı. Uzun kızıl saçları yayıldı ak keçeye. Yeşil gözlerinden taşan tutkuyla bakıyordu, esmer ışıklarla tutuşmuş yüzünde alevli ocağın kızıl korlarının yansıdığı gözlerine. Dudaklarında güvercin gülüşler uçurarak hoyrat bir sürmene bıçağı girdi tenine. Bir kez daha birlikte el ele atladılar uçuruma.
Yağmur, gecenin içine selli sular indiriyordu...
MUCİZE ÖZÜNAL
AŞK ZAMANA DOĞAR
Aşkın zamansallığı, insanın tarihselliği üzerine kurulmuş bu romanda, masumiyetini yitirmemiş insanların yaşamlarını alt üst eden siyasal oyunlara da göndermeler yapılıyor. Artık ne yeni kentler, ne yeni kadınlar, ne de yeni bir hayat isteyen şarap üreticisi Doğan; terk edilmiş çocukluğunun ıssızlığına gömülmüş Yıldız Hemşire,.. Balerin janet, papağanlı Melek Hanım... Sağlık ocaktan, hastaneler, salgın günleri, hanlar, konaklar, bağ evi, cibre, şıra, şarap... Türlü inanışlar, ritüeller, kültlerle yaşayagelen kadınların gizemli dünyası... Sağlıkta reform tasarısı, özelleştirilen şarap fabrikası, dinlerarası diyalog, rahip cinayetleri, bağnaz Avrupalılar...
Bütün bunlar romanda dörtnala koşan atlarla, çiçek dürbünü çeşitliliğiyle sergileniyor... Irmak akıyor, her şey dönüşüp değişiyor... Aşk Zamana Doğar, bu dönüşümü edebiyatın zenginliğiyle sunuyor okura...
|