"Balkanlar deyince aklıma ilk, bu sözcüğün heceleri gelir: Bal.. Kan... Lar...
İlk hecenin anlamını söylemeye gerek yok. Üstelik pek çok güzelliğin tamamlayıcısı:
-Bal dök yala.
-Bal gibi.
-Balcının var bal tası, oduncunun var baltası..."
ÖNSÖZ
Balkanlar deyince aklıma ilk, bu sözcüğün heceleri gelir: Bal.. Kan... Lar...
İlk hecenin anlamını söylemeye gerek yok. Üstelik pek çok güzelliğin tamamlayıcısı:
-Bal dök yala.
-Bal gibi.
-Balcının var bal tası, oduncunun var baltası.
İkinci hece ise bir o kadar acıyı, olumsuzluğu anlatıyor. Deyimleri, atasözlerini, takılan bir yana bırakalım, sadece "kan" sözcüğünü yüksek sesle söylemek bile insanı ürkütmeye yetiyor.
Hecelerin dili gösteriyor ki, Balkanlar parçalanınca hiç de hoş olmuyor. Bir tarafı sefada bir tarafı cefada...
Ama "cefa" varken "sefa" rahat olur mu?
Balkan sözcüğü Türkçe. Anlamı şu:
"Sık ormanlarla kaplı sıradağ."
Bunu bugünkü duruma da uyarlayıp, "sık sorunlarla kaplı iç içe girmiş uluslar mozaiği" diyebiliriz. 19. yüzyıldan beri kaynayan bölgenin bir türlü durulmaması, "Balkanlaşma" deyimini de beraberinde getirdi. Bir sorun içinden çıkılmaz, karmaşık hale gelince şu tanım kullanılıyor:
-Balkanlaşma...
Yola çıkmadan önce okuduğum kitaplardan not çıkartırken kendi kendime söylenmiştim:
- Balkanlar hakkında bir şey bilmiyormuşum... Neler öğreniyorum...
Ama Balkanlar'ı dolaşırken söylenmem bitmedi:
- Öğrendiklerim ne kadar yetersizmiş...
Paris Üniversitesi, Doğu Avrupa Enstitüsü'nde çalışmalarını sürdüren Catherine Samaray'ın, "Parçalanmış Yugoslavya-Bosna'da Etnik Savaş" kitabındaki, "Balkan uzayı" tanımını okuyunca irkildim. Balkanlar'da olup bitenleri, sorunların sonsuzluğunu, zenginliğin ölçülemezliğini ne güzel tanımlıyor. Tam bir uzay... Git git, güzellik sonsuzluğunda sorun çok son yok.
Robert Kaplan'ın, "Balkanlar'da Kaynayan Kazan"ı ise, gezi-araştırma türünün ilginç bir örneği. Bölgeyi daha önce dolaşanların değerlendirmelerinden aktardığı bölümler konunun derinliğini göstermeye yetiyor. İşte Rabecca West'in Kara Koyun ve Gri Şahin'inden bir tümce:
"Tarihin et ve kanla ne demek istediğini görmek için Yugoslavya'ya gelmek zorundaydım."
Velibor Çoliç'in "Bosnalılar" kitabında ise Saraybosna ve çevresinde 1992-95 arasında yaşanan vahşetten arta kalan insanlık dersleri vardı.
Yirmi yıl Güneydoğu Avrupa kültürü ve tarihi üzerine araştırmalar yapan Prof. Georg Schreiber'in, "Edirne'den Viyana Kapılarına Kadar Türklerden Kalan" adlı kitabı, Avrupalı gözüyle Türklerin Avrupa akınlarını anlatıyordu. Özellikle Balkanlar'a yerleşme sürecine ilişkin birkaç paragraf aktarmadan geçemeyeceğim. Kitabın 35. sayfasından:
"İster Yunanistan'da, ister Arnavutluk'ta ya da Epir'de olsun, hemen her yerde iki küçük prens birbiriyle kavgaya tutuşunca, bunlardan biri (bazen de ikisi birden) hemen Türkleri yardıma çağırıyordu..Murad da oraya atlılarını göndermekte hiç gecikmiyordu."
Bir bölüm de 49. sayfadan:
"...1393 yılı baharının başlarında bu ordu Balkan Dağları'ndan geçip başkent Tırnova önlerine geldi. Kent üç ay dayandı. Savunmayı Patrik Euthymios yönetiyordu, ama haziran 1393'de yeniçeriler anakaleye saldırıp buradan kente girdiler.
Türkler bu sefer sadece zaferle ve kenti ele geçirmekle yetinmediler, sadece egemenliklerinin tanınmasını ve haraç ödenmesini istemediler, aksine ülkenin yeni efendisi olarak sürekli bir işgali gerçekleştirdiler."
Osmanlı'nın İstanbul'a girmeden ve Anadolu'nun tümünde birliği sağlamadan Balkanlar'a yerleşmeye başladığı dikkate alınırsa bölgedeki Osmanlı izleri daha iyi anlaşılır.
Yılmaz Çetiner ise "Şu Bizim Rumeli" adlı gezi notlarında başka bir pencereden yaklaşmış, Balkanlar'a göçen Türklerle bu topraklardaki uluslar arasındaki ilişkinin dostluk-kardeşlik çizgilerini aktarmış.
Osmanlı İmparatorluğu ve Balkanlar deyince akla ister istemez şu soru geliyor:
"Herkesin kaynayan kazan tanımlaması üzerinde birleştiği Balkanlar'da Osmanlı 600 yıl nasıl etkin oldu?"
Konuya ilişkin tarihçilerin saptamalarını okuduktan ve bölgeyi dolaştıktan sonra bunun şöyle açıklanabileceğini düşünüyorum:
"Osmanlı, Balkanlar'a girişte bölge halkları arasındaki çelişkilerden nasıl yararlandıysa, yönetirken de aynı yöntemi izlemiş. Balkan halklarını birbirine karşı, ortak hareket etmeyecek kadar dost, boğazını kesmeyecek kadar düşman tutmuş."
Bu yüzyıla gelirsek... Yirminci yüzyıl Balkanlar'la başlamıştı, Balkanlar'la bitiyor. Soğuk savaş döneminde bile tüm uçların birleştiği yer bu bölgeydi:
Arnavutluk, Çin'e yanaşmış... Bulgaristan, Sovyetler Birliği'nin özerk cumhuriyeti olmayı kabul edecek kadar iç içe... Yunanistan'ın gözü Batı dünyasında... Yugoslavya, bağlantısızlar hareketinin mimarı... Türkiye, Nato'nun ileri karakolu...
1990'lı yıllarda dengeler tümüyle değişince, bu tablo doğal olarak pek çok acıyı da beraberinde getirdi. Balkanlar üzerine okuduğum en etkileyici tümcelerden biri şudur:
"Bugün yeryüzünün neresinde büyük acı yaşanıyorsa, bilin ki o daha önce Balkanlar'da yaşanmıştır. "
Yakın dostlarım gezinin özeti gazetem Cumhuriyet'te dizi olarak yayımlandığında kimi güzel değerlendirmelerin yanında bir eleştiri getirdiler:
- Türk izi biraz fazla olmuş...
Gezi öncesi kafamda hiçbir önyargı yoktu.
1997 sonbaharında, "Haydi Balkanlar'a" deyip yola çıkarken kafamda Necati Cumalı'nın kitaba döktüğü Balkan coğrafyasının güzelliklerinden, 1990'lı yıllarda yaşanan acılara kadar geniş bir yelpaze vardı.
Sırtımda çanta dolaşırken yaklaşım yelpazesini de olabildiğince geniş tutmaya çalıştım. Gördüğüm Türk izlerini aktarırsam, "turancı mı" derler, Sırplarla dostluklar yaşarsam, "kimden yana" diye mi sorarlar kaygısına girmeden yaşadıklarımı olduğu gibi yazıya dökmeye çalıştım.
Bu kitabın herhangi bir "bilimsel araştırma" ya da "tarihsel değerlendirme" niteliği taşımadığını, sadece yeryüzünü dolaşmayı çok seven bir gazetecinin gözlemleri olduğunu vurgulayalım.
Türkiye'de Balkan kökenlilerin sayısı konusunda farklı rakamlar var. Kimileri 15 milyona kadar, çıkıyor. Şu gerçek ki, gerek bugünkü Anadolu'daki insan mozaiği gerekse tarih açısından Balkanlar, Türkiye için büyük önem taşıyor.
Mustafa Kemal Atatürk'ün 1881'de Selanik'te doğduğunu, başka tanımla Balkan kökenli olduğunu söylemeye gerek yok. Ancak, Anadolu aydınlanma hareketinin, Türk edebiyatının başını çekenlerin küçümsenmeyecek bir diliminin Balkan kentlerinde doğduğunu anımsatalım. Buraya tümünü sığdırmak olanaksız ama, işte Balkan kökenli değerlerimizden bazıları:
Nâzım Hikmet, Cahit Arf, Necati Cumalı, Macit Gökberk, Yaşar Nabi Nayır, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Emin Yalman, İsmail Hakkı Tonguç, Sabiha Sertel, Sabahattin Ali, Tahsin Özgüç, Enver Ziya Karal, Hasan Tahsin, Sami Güner, Hasan Ali Ediz, Sedat Alp...
Sözü uzatmayalım, misafirperver Balkanlıları balkonda bekletmeyelim...
Mustafa Balbay
Şubat 1998
MUSTAFA BALBAY
BALKANLAR
Balkan yollarına düşmeden önce bölgeye ilişkin kitapları okurken kendi kendime söylenmiştim:
“Ne kadar az şey biliyormuşum.”
Balkan yollarında soluklanırken düşüncem biçim değiştirdi;
“Ne kadar az okumuşum.”
Deliorman’ın Torlak köyünde Şeyh Bedreddin’in izleri…
Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bahçesindeki nar ağacı…
Üsküp’te içerken “vakit kaybetmemek için” şerefe bile demeden Toşbeşler…
Ohrid’de bayrak için iki ölüyü çok az bulan Maksüt Bey…
Tiran’da “devrimci” sözcüğünü küfür için kullanan eski komünistler…
Belgrad’ın en ünlü yeri Kalemegdan’daki Stambul Kapıya…
Saraybosna’nın en yeni yapısı mezarlıklar…
İşte Balkan gezisi dönüşü çantadan dökülenler…
MUSTAFA BALBAY