İşsizlik yok, ama kimse çalışmıyor...
Kimse çalışmıyor, ama bütün planlar gerçekleşiyor.
Bütün planlar gerçekleşiyor, ama hiçbir yerde hiçbir mal yok.
Hiçbir yerde hiç mal yok, ama herkeste her şey var.
Herkeste her şey var, ama kimse durumundan memnun değil.
Kimse durumundan memnun değil, ama kararlar oybirliğiyle çıkıyor.
Bütün bunları alt alta koyunca, şu tanım aklıma geldi:
Kapı çelik zırh, bütün pencereler açık!
ÖNSÖZ
Anadolu'da müzeci bir arkeologla sohbet ederken, sözün bir yerinde araya girdi:
"En iyi araştırma, müzenin deposunda yapılır."
Ne demek istediği açıktı, ama biraz deştim. Kazı sırasında sürekli yeni bir eser ortaya çıkarma duygusuyla insanın, elindeki eserlerin kıymetini hemen anlamasının zorluklarından söz edip devam etti:
"Bu yüzden bizler zaman zaman müzenin deposuna gider, daha önce yaptığımız ya da bizden önce yapılmış kazılardan çıkan eserleri inceleriz. O kadar güzel çalışmalar ortaya çıkar ki. İşte biz bu yüzden, en iyi araştırma, müzenin deposunda yapılır, deriz..."
Çok hoşuma gitti...
Benim için de benzer bir durum vardı. Uzun yıllar boyunca, her yıl dünyanın bir bölgesini hedef seçip, dolaşmaktan, daha önce yaptığım gezilerin hakkım tam olarak veremediğimi düşündüm.
İlk gezi kitabım, "Ülkelere Değil Savaşa Düşmanım", dünyanın değişik bölgelerindeki gezi-incelemelerimin genel bir özetiydi. 17 ülkeden gezi notlan vardı. Zamanla Çin'i ayırıp "Çin'in Uzun Yolculuğu" başlığıyla ayrı kitap yaptım. Ardından, Afrika gezilerini ayırıp "Afrika'nın Uçlarında" kitabım hazırladım.
Sıra geldi, elinizdeki kitabın yeni baskısını hazırlamaya. Gezi depoma gittim. Eldeki malzemelerin çok azını okurla paylaşmışım. Onları yeniden düzenledim. Latin Amerika bölümünü başka bir kitap hazırlığı olarak ayırdım. Kitaba adını veren Japonya gezisini en sondan birinci sıraya aldım. Ee, müzede sergilenen eserler de zaman zaman yer değiştirmez mi?
Japonya gezisi sonrasındaki Kore, Filipinler turumu da ekledim.
Rusya'yı ayrıca tek bir kitap olarak kaleme almayı tasarlıyordum. Ancak 1991'deki, Sovyetler'in çöküşüne tanık olduğum gezinin notları, daha fazla depoda kalmak istemedi. "Sen bizi şimdi gün ışığına çıkar, sonra Rusya'yı yeniden ele alır, 21. yüzyılın bir unsuru olarak işlersin" dediler.
Tamam, dedim.
****
Gezme sözcüğünün bende ilk çağrıştırdığı, yeniden doğmak, çoğalmaktır.
Bir kenti, bir ülkeyi tanımanın verdiği hazzın eşdeğerini düşünemiyorum. Yaşamımın gelecek dilimlerine ilişkin dileklerimin başında, "gezme duygusunu" yitirmemek geliyor.
Gezmek, öğrenmek...
Gezmek, dinlenmek...
Gezmek, yaşamı katlamak...
Gezmek, dünyada ne kadar küçük olduğumuzu görmek...
Gezmek, dünyayı içimize sığdırmak...
Her gezi dönüşü, evimin kapısını açarken, yepyeni bir yere taşınıyormuşum hissiyle dolarım.
Her gezi dönüşü, gazetemin yolunu tutarken, yepyeni bir işe başlıyormuşum gibi heyecanlanırım.
Gezi kitaplarını okurken, olabildiğince kendimi kitaba verip, yazarın cebine girmeye çalışırım. Oradan, onu hiç rahatsız etmemeye çalışır, onun gözlemlerinin bir kopyasını hemen içime çeker, öylece dolaşırım...
Herodot'un dokuz bölümlük geziler kitabını okurken birçok yerinde, "Ama Herodot abi..." diyecek oldum...
Marco Polo ile Asya'yı dolaşırken "Büyüyünce ben de buralara geleceğim" dedim...
Gezilerde, gezme duygumu katlayan, onu besleyen önemli unsurların başında ise dönüşte gazetem Cumhuriyet'te yazabilecek olmam geliyordu.
Bu kitabın bazı bölümleri değişik zamanlarda Cumhuriyet'te yayımlandı. Yayımlanmayanlarla birleştirip, derli toplu bir şey olsun istedim.
Türkçemizdeki, "Çok yaşayan değil, çok gezen bilir" sözünü, gezdikçe daha iyi özümsüyorum.
Bir ülkeyi, bir kenti, on gün dolaşmak, kitaplar dolusu okumak kadar eğitici olabiliyor.
İtiraf etmeliyim ki, dünyayı dolaştıkça, ülkem Türkiye'yi de daha iyi tanıdığımı düşünüyorum.
Gelişmiş ülkelerin kitabevlerinde geziyle ilgili ayrı, geniş bölümler var. Ülkemizdekilerde ise pek öyle değil. Önceleri bunun, bizde gezi edebiyatının çok gelişmemiş olmasından kaynaklanmış olabileceğini düşündüm. Ama biraz derinlemesine bakınca gördüm ki, gezi kitaplarımız o kadar az değil.
Haldun Taner, "Düşsem Yollara Yollara"da gezi için, "Her şeyin ilacı" diyor...
"Canınız mı sıkkın", "Değişiklik mi istiyorsunuz" gibi onlarca olguyu sıralayıp, "Yolculuğa çıkın" diye bağlıyor...
Aziz Nesin, Orhan Kural'ın "Dünya Döndükçe İnsan Gezdikçe "sine yazdığı önsözde şöyle diyor:
"İnsansal ilişkilerden söz ettiği sürece, zaman ve mesafeler ne denli küçülürse ve kısalırsa kısalsın, gezi edebiyatının modası geçmeyecek ve yeni atılımlarla bu edebiyatın yenilikleri sürecek."
Gezi kitaplarının artmasını, yeni kuşakların dünyayı görme duygusunu canlandırması bakımından çok istiyorum.
Orhan Saik Gökyay'ın "Türkçede Gezi Kitapları" başlıklı bir araştırma yazısında Osmanlı'dan günümüze bu alanda eser verenleri okumuştum. Beni en çok etkileyeni, Trabzonlu Mehmet Aşık olmuştu.
Mehmet Aşık 20 yaşında babasına şöyle demiş:
- Ben dünyayı tanımak istiyorum...
Alıp başım gitmiş. 25 yıl dünyayı dolaşmış. Gördüklerini, yaşadıklarını "Manazıru'l Avalim" adı altında kitaplaştırmış.
Evliya Çelebi'ye selam vermeden geçmek olmaz...
Tam adı, Evliya Çelebi bin Derviş Mehmet Zilli...
50 yılı bulan gezilerinden süzülen "Seyahatname"sinde, masal, türkü, mani, halkoyunları, gelenekler, yörenin önde gelenleri, yönetici ailenin gelmişi- geçmişi... Ne ararsanız var...
Sözün kısası biz Türkler, içişlerimizle çok ilgiliyiz, ama dışa açılmaya merak salanlarımız da yok değil...
Kitabın adını koyarken çok düşündüm. Onlarca seçenek arasından, Hiroşima'da atom bombasının düştüğü yerde kurulu Barış Parkı'nda Kobe Üniversitesi öğrencisi bir genç kızın, Takasi Araki'nin söylediği bir sözde karar kıldım.
Araki'ye, "Amerikalılara düşman mısın" diye sormuştum. "Hayır" deyip karşılık vermişti:
"Ben, ülkelere değil savaşa düşmanım..."
Savaşsız ve sömürüsüz bir dünya, her "insanın" özlemi, inanıyorum ki 21. yüzyılda bu başarılacak. O zaman sınırlar da anlamsızlaşacak...
Böyle bir dünyada gezmek kim bilir ne kadar güzel olurdu...
Önümüzdeki kuşaklara sınırsız yolculuklar dileğiyle...
Mustafa Balbay
Ekim 2004
MUSTAFA BALBAY
ÜLKELERE DEĞL SAVAŞA DÜŞMANIM
Elinizdeki kitabın adını çok düşündüm. Onlarca seçenek arasında Hiroşima’da atom bombasının düştüğü yede kurulu Barış Parkı’nda, Kobe Üniversitesi öğrencisi bir genç kızın, Takasi Araki’nin söylediği bir sözde karar kıldım. Araki’ye, “Amerikalılara düşman mısın” diye sormuştum. “Hayır” diye karşılık vermişti: “Ben, ülkelere değil savaşa düşmanım…”
Savaşsın ve sömürüsüz bir dünya, her “insanın” özlemi. İnanıyorum ki 21. yüzyılda bu başarılacak. O zaman sınırlar da anlamsızlaşacak. Böyle bir dünyada gezmek kim bilir ne kadar güzel olurdu. Önümüzdeki kuşaklara sınırsız yolculuklar dileğiyle…